25 Ocak 2010 Pazartesi

Viva Barcelona

Raynair'dan git gel 4 €luk Barça biletlerine ilk görüşte aşık olduk. Sonra bu aşk uğruna bize epey bir kaçtı. Fakat sıcak bir latin ülkesinde, o deniz kokan bir sevgili, biz güneşsiz kalmış almancılar, 3 gün 2 gece, yolculuk dedik durduk, yolculuk...

Geniş caddelerin iki yanında yükselen her biri ayrı bir mimari iştahla yapılmış blok apartmanlar, otel resepsiyonlarında garip, vurgulu bir aksanla ve gülümser yüzlerle kanka kolunu omzuna atacağın candan akdeniz insanları...

bizim grubu gördükleri yerde, yüzümüze ve gıyabımızda bize çikos denen memleket. gel de sevme

La Ramblas -bizim İstiklal'in yerini tutan caddeleri- ta ecinni kılıklı sokak sanatçıları... aldığı parayı kalantor abilere geri fırlatan gururlu ağaç adam. Paella, naços, tapas; bir devrim günlüğünde hissettiren tabelalar vızır vızır akan trafik gözlerimize dolan güneş... iri ve duygulu bakan ekseriyetle esmer ispanyol kadınları. esrar pazarlayan harlem şiveli zenciler. hardrock caféde de hakeza aynı şiveden konuşan garson. butik avrupa şehirleriyle temponun, heyecanın, akdeniz sıcakkanlılığının buluştuğu bir güzel şehir.

Nereye gitsem karşıma çıkan bu; Münihte bavyeralılık, Barcelona'da katalanlık... kendiyle övünen, övünmelerine de hak verebildiğim iki apayrı güzel şehirler.

Kolombus marinaya gözlerini dikmiş dimdik bakıyor. Viva Barcelona!

Uyku uyutmadın be hasret

beyazıt diyen bir tramvaydan inip, koçariyle soğuktan katlanmış yürüyor, bir hacının büfesinden acılı tavuk döner yiyoruz. Ceplerimiz para yoklamaktan kırışmış, madeni bozuklukları denkleştiriyor parmaklarımız. İnce belli bardakları avuç içlerimize oturtarak içiyoruz. Nasıl olmuş bilmiyorum, yalnız kalmışız. Üşüyen yerlerimizle geçmişi yad edip, daha bir üşüyoruz işin kötüsü.

Belki yine bir tavlanın iki ucuna yerleşmişiz, kadim ve cızırtılı şarkılar söylüyor plaktan, Türk musikisi söylüyor, zamanın iki ucundan tutmuş sanki onu olabildiğine genişletmişiz. Paçayı kurtarma olimpiyatlarını icat ediyoruz.

berhava olmuş istiklalden sallanıyoruz, Totaliter Haydar 'şuradan yürüyün' diyor, Eken Adam telefonda "hacı naber yaa? görüşemiyoruz!" diyor en can alıcı yakınsak ses tonuyla.

Diz kapaklarımızın birbirine değdiği, dar kare bir masada konuşlanmışız, terleyen arjantin biralarımız, sigaramız; bu en ufak birahanede mühim her hadiseden uzaklığımız, farkındalığımız bizi en mütevekkil cümle sonlarına götürüyor. İyi miyiz?

İyiyiz, şimdiye nazaran eskiden daha iyiydik hep, fakat daha iyi bir gelecek kuruyoruz. En uzakları gördüğümüz, Aydos eteklerini tırmandığımız, kaybettiğimiz, kaybolduğumuz vesaire...

Hayatın anlamını farklı söylemişiz,
heyhat. Ben hala o anlamdan yoksun,
sen hala aynı yanılgıda,
bir makasın iki keskin ucu
batıl bir inanış yüzünden
öylesine biraraya gelemiyoruz
her buluşmamız keskin bir gerçeklik
can alıcı bir sohbet

gelişinin şerefine bir yazı, kimsesiz çocuklar yararına ve sana adanmış olsun ey koçari

14 Ocak 2010 Perşembe

mefâilun feilatun failün

AB ofisi nota gönderiyor: 54 kredi almadan dönersen sözleşmedeki haklarım bende saklıdır!

Nedir sözleşmedeki haklar? Ajanstan emdiğin sütü burnundan getiririm.

Halihazırda dönem içinde açılan 5. sömestr derslerinin toplam kredisinin 30 etmemesi de bahs-i diğer. Erasmus programı bitecekmiş, daha çok ekmeğini yemeyi düşünüyordumdu. Bizimkilerin cehaletine rağmen sevmiştim.

Soğuktan dışarı gezilmiyor. Kendimizi dört duvar onlarca et, bacak, göğüs, kalça arasına atıyoruz güç bela. Erasmuslu olunca ajitasyon da yalan hamaset de yalan, var biraz da sen oyalan.

Napoli garı, Gare de L'est, Leibzig garı, St. Lucia limanı, Paris... saf saf tenhaları gezen bir şairin izini sürüyorum. Kadehimi kırıyorum, elim ayağım telaşa düşüyor, Napoli garında gözlerim güneş diye doğuyor!

ne ağlarsın be çocuk daha şimdi doğdun?

5 Ocak 2010 Salı

Yüzyılın İcadı: Çamaşır Makinesi!

Yalnızlık... hızla alçalan bulutlar!

Yalnızların en büyük sorunu bu, dedirtecek kadar büyük bir şey keşfettim: Ev işleri!

Mercimeğin suyunu çekmeyişi akabininde tencerede hiç hatırşinas olmayan, hiç de aşina gözükmeyen mercimek tartı denebilecek eşyânın çelik yansımalarla çoğalan görüntüsü!

İnsanın iştahını bırakın bir daha hava, su dışında bir şey tüketmeyesi geliyor.

Yahut banyoda, şurada, burada içinde çamaşırla dolu sepetin hiç duymadığımız kokusu! Çorbayı klozet yoluyla evimden attığımda kurduğum özdeşlik ise bende artık ne et ne ot ne de oburluk bırakmış bir haldeydim. Burada evim dediğim şeyi de 20 metrekare var ya da yok bir göz odadan ibaret olduğunu belirteyim.

Her şey çamaşır makinesinin icadıyla başladı! Fakat benim için, her şey alamanyaya gelip bir kere Türkiye dönüşü, bir kere Almanya'daki akrabaları ziyarette, afiyette olsunlar, bu çamaşır yıkanması işini atlattıktan sonra artık elzem-ül vukû duhuliyetiyle çamaşırın -bu esnada ufak tefek elde yıkanabilecekleri bahis mevzuu etmiyorum- bütün yüküyle benim salahiyetim altına girmiş olmasıyla başladı.

Mutluluğu, evet! Münih'in baba ocağının tüttüğü, tüte tüte hava kirliliğinin alıp yürüdüğü bir İstanbul şehrine nazaran taze havası da etkileyiciydi. Ne vakit yüzüne temas etse, elmacık kemiklerinden başlayıp bir sur'et gibi önüne bitiverdiğini hissettiğin soğukluğu bir yana burun deliklerini ve genzini bir cigara gibi fakat bu kez tazelikle yakan bir havası var Münih'in. Münih'in başka türlü bir 'hava'sı da var. Şüphesiz!

Mutluluğu ben çamaşır makinesinin rahminden tekrar ellerime doğurduğu, dünyaya getirdiği deterjan kokulu üst başta buldum arkadaşlar. Evet, bu kokuyu teneffüs etmekliğimle beraber duyduğum haz tarif-i na kabildir. Hayatımın değiştiği an bu andır.

Vatikan hakikati paylaşmış! -ne vurucu ironi taşıyan bir cümledir o!- ve fakat eksik (!) yalnızca kadınlar için değil tüm insanlık için bu böyledir.