10 Mart 2010 Çarşamba

Kemalizm tartışmaları

Son zamanlarda medyada, siyasi jargonda bir Kemalizm tukakacılığı yapılıyor. Bundan rahatsızlık duyan bir kesim küçük burjuva devrimcileri, orducular, elitistler ve maalesef sol adına orduyla yollarını kesiştiren bir görüş.

Bir düşünceyi değerlendirirken olabildiğince sosyal bilimci gibi çalışmakta fayda var. Yani, o düşüncenin dönemsel olarak hak ettiği sıfat, çevresel etkenlere ilişkin gelişimi ve dönüşümü. Kemalizm bir 1930lu yıllarda kadrocular tarafından oluşturulmaya çalışılmış bir ideoloji. Bu iş derginin kapatılmasıyla yarıda bırakılmış. Dönemin anti-emperyalist, leninist marksizm ideoloji merkezlerinden etkilenmiş ve özellikle Attila İlhan'ın belirttiği Galiyef'le paralellikler kurmuştur.

Nedir yani? Batılı medeniyetlerin kendisi gibi olmayanlar için öngördüğü iki strateji vardı. Biri kölecilik veya müstemleke memleketlerde yerel halkı ilkel canlılar olarak görüp insan vasfının ancak belli bir oranını bahşetmesi. İkincisi farklı uygarlıkları geri kalmış ve ancak kendisine benzediği ölçüde imtiyazlı sömürge olarak gördüğü yol. Bunun karşısında doğu medeniyetleri, Rusya önderliğinde bir başkaldırı başlatmıştır. Bolşeviklerin tüm dünyada devrim tezleri, Avrupa'nın beyaz sosyalistleriyle de ayrışmaya gidince tek ülkede sosyalizme dönüşmüştür. Bu süreçte Rusya'daki altyapısal dönüşümün iyi irdelenmesi gerekiyor. Halkı büyük ölçüde arkasına alarak hareketlenen devrim, devamında bolşevik dönüşümleri uygularken blanquist yöntemlere başvuruyor. Nedir? Yarı feodal Rus toplumunu kolektivizm politikasıyla proleterleştirmek, bilinçlendirmek, kalkındırmak. Bu esnada Galiyef kişisi de devrimin ilk saflarındayken, zamanla bolşevik iktidarın bir komite tahakkümüne dönüşme eğilimlerine karşı çıkıp millici sosyalizmi savunmuştur. Ona göre ezilen islam dünyasıdır ve devrim sonrası başlarındaki kapitallerin yerini yalnızca Rus patronlar devralmıştır. Tek ülkede sosyalizm politikasının tasfiyeci, totaliter, pan-rusist eğilimleri göz önüne alındığında bu da doğru.

Gelelim Mustafa Kemal' e. Mustafa Kemal de Türk toplumunu dönüştürmeyi, modern bir ulus-devlet çatısı altında kendi burjuva devrimini gerçekleştirmeyi düşünmüş bir liderdir. Zaten Fransız devrimcilerinden etkilendiğini hepimiz biliyoruz. Ordunun feodal bir imparatorluk olan Osmanlı'da yüzyıllarca önemli bir siyasal aktör olması kaçınılmaz ve doğrudur. 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde ve son yüzyıllarda da en güncel, modernleştirilmiş yapı ordu yapısıdır. Mustafa Kemal de İTC ve ordu kökenli bir subay olarak elbette asker-bürokrat merkezli bir devrime öncülük edecekti. Bunun yanında aydınlarla buluşmuş ve cumhuriyet bugün bir burjuva sınıfı oluşturmuştur. Fakat ulusalcı refleksleri darbeci geleneği bırakmamıştır.

Buna rağmen bütün Latin Amerika köleci Simon Bolivar'ı sosyalist geleneklerinin öncüsü sayabiliyorsa, bizim Atatürk'ü hayli hayli sahiplenmemiz gerekiyor.

2 Şubat 2010 Salı

komik değil.

kutuplardan viking kızılı örülü sakalıyla sanki Tor, fırtınalar estiriyor. Ağaçlar yakasından kıskıvrak yakalanmış salkım salkım sallanıyor. Dügah Peşrev dinliyorum, laptopun şarjı hızla azalıyor.

Açlığın yarıgecede bastıranı en kalleşidir. Son ekmeği arasına peynir sıkıştırıp götürmüşsündür zaten. Bir de o hissin, en irlandalı viski gibi yemek borunu acıtarak inmesi yok mu? Ne kadar da yesen, sonunda acıkıyorsun.

Sonuç endeksliyiz ya, sonuçta laf-u güzaf benimkisi. Bir şey olamayışımın nedeni nedir? Yıllığımın karşılanmış olması, en aristokrat can sıkıntılarını yaşamam... sonra münih'te bir Türk olmam mı?

bir it sıtması tutuyor, beni freiman'dan u-bahna, u-bahndan marienplatzta kadar tartaklıyor adamakıllı. sokak sanatçıları epey önce kostümlerini, gitarlarını, viyolensellerini kemanlarını dertop edip çekilmiş. kesif kesif sokakları dolduran glüh wein ve bitmek bilmez bir barok çağı.

köşeleri iriyarı tulumları, yuvarlak vücutlarıyla işçiler tutmuş. soluk bir sarı giyinmiş yüzlerine insanlar, dizlerine inen parkalarıyla koştur koştur kayboluyorlar. münihin tek dilencisi burgerini semirmiş eşiğe upuzun yatmış duruyor.

sigaramı alelacele içiyorum.


kayıtsızlık

az önce osurmuş biri gibi davranmak

Paris

bu metronun reklam panosuna herifin biri Paris yazmış

o zenci yine arkamda mıydı bilmiyorum. Augerge Hostel'in 7. katına çıktığımı asansör anonsundan katiy'yen anlamadım. Kapı açıldığında kontrol ettim, duş kapısının önünde yine arkeolog Nihat bekliyordu, indim. Kendisine şöyle turşu ısırmış bir selam verdim, karşılığını hırpani sakallarının arasında aramadan geçtim gittim.

Odamda Polonyalılar olacaktı, hiç bilmediğim bir dilden tumturaklı tonlarda konuşuyorlardı. Muhakkak kötü konuşuyorlardı, "Los lan!" dedim, sustular. Uzun ve sıska olanın boynu oldum olası kamburdu, mahçubiyet şelalesi duruşu içimde bir yerlerde kalan şarklılığımı kaşıdı, yüreğim burkuldu; 'dur lan' deyip, elimi cebime attım, başparmağımı işaret ve orta parmağımın arasına iyice yerleştirip çıkardım. Alık alık baktı, onu öyle bıraktım.

Moulin Rouge'un önünde bir fotoğraf çekinecektim, soğuk hayalarımı sıkıyordu, kadraja hepsini al demiştim, yüzün zambaklara benziyordu. Elimdeki fotoğraf makinesi olmasa, eğer BP'den 50 milyonluk benzin karşılığında alınmış olmasa, yere atıp kırdım demekti. Oysa beleşe gelmişti ve fotoğraflarda yüzümün ne kadar seçildiği bi yerden sonra önemli değil.

Paris sokaklarında umarsızca dolaştım, atkımı boynuma dolayıp, sanki gözüm tokmuş gibi etrafımdan geçen fransız güzellere pas vermedim. Hayret verici şekilde ince yapılıydılar ve ingilizceyi pek azı biliyordu. O zenci hala arkamda mıydı, bilmiyordum. Beni durdurup bir adres sormuştu, ya da bir şey satmak istemişti 'havaalanından geliyorum elimde birkaç kutu parfüm kaldı abi, arabaya benzin koyacam yoksa satmam valla' demiş olabileceği de kafamın bi lobunu meşgul ediyordu. Yüzümü fatih terim gibi buruşturarak ilk soruya, dudaklarımı hassie! şeklinde bükerek ikincisine yanıt verdim. O dakikadan beri peşimde olduğundan şüpheliyim, arkama bir iki sefer döndümse de fark edemedim, Senjermen bulvarına akşam çökmüştü, omuzlarıma kaftan çökmüştü.

O zenciyi Eiffel'in önünde anahtarlık satarken Türkçe "Hadi be olm" dediğinde kıramamıştım.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Viva Barcelona

Raynair'dan git gel 4 €luk Barça biletlerine ilk görüşte aşık olduk. Sonra bu aşk uğruna bize epey bir kaçtı. Fakat sıcak bir latin ülkesinde, o deniz kokan bir sevgili, biz güneşsiz kalmış almancılar, 3 gün 2 gece, yolculuk dedik durduk, yolculuk...

Geniş caddelerin iki yanında yükselen her biri ayrı bir mimari iştahla yapılmış blok apartmanlar, otel resepsiyonlarında garip, vurgulu bir aksanla ve gülümser yüzlerle kanka kolunu omzuna atacağın candan akdeniz insanları...

bizim grubu gördükleri yerde, yüzümüze ve gıyabımızda bize çikos denen memleket. gel de sevme

La Ramblas -bizim İstiklal'in yerini tutan caddeleri- ta ecinni kılıklı sokak sanatçıları... aldığı parayı kalantor abilere geri fırlatan gururlu ağaç adam. Paella, naços, tapas; bir devrim günlüğünde hissettiren tabelalar vızır vızır akan trafik gözlerimize dolan güneş... iri ve duygulu bakan ekseriyetle esmer ispanyol kadınları. esrar pazarlayan harlem şiveli zenciler. hardrock caféde de hakeza aynı şiveden konuşan garson. butik avrupa şehirleriyle temponun, heyecanın, akdeniz sıcakkanlılığının buluştuğu bir güzel şehir.

Nereye gitsem karşıma çıkan bu; Münihte bavyeralılık, Barcelona'da katalanlık... kendiyle övünen, övünmelerine de hak verebildiğim iki apayrı güzel şehirler.

Kolombus marinaya gözlerini dikmiş dimdik bakıyor. Viva Barcelona!

Uyku uyutmadın be hasret

beyazıt diyen bir tramvaydan inip, koçariyle soğuktan katlanmış yürüyor, bir hacının büfesinden acılı tavuk döner yiyoruz. Ceplerimiz para yoklamaktan kırışmış, madeni bozuklukları denkleştiriyor parmaklarımız. İnce belli bardakları avuç içlerimize oturtarak içiyoruz. Nasıl olmuş bilmiyorum, yalnız kalmışız. Üşüyen yerlerimizle geçmişi yad edip, daha bir üşüyoruz işin kötüsü.

Belki yine bir tavlanın iki ucuna yerleşmişiz, kadim ve cızırtılı şarkılar söylüyor plaktan, Türk musikisi söylüyor, zamanın iki ucundan tutmuş sanki onu olabildiğine genişletmişiz. Paçayı kurtarma olimpiyatlarını icat ediyoruz.

berhava olmuş istiklalden sallanıyoruz, Totaliter Haydar 'şuradan yürüyün' diyor, Eken Adam telefonda "hacı naber yaa? görüşemiyoruz!" diyor en can alıcı yakınsak ses tonuyla.

Diz kapaklarımızın birbirine değdiği, dar kare bir masada konuşlanmışız, terleyen arjantin biralarımız, sigaramız; bu en ufak birahanede mühim her hadiseden uzaklığımız, farkındalığımız bizi en mütevekkil cümle sonlarına götürüyor. İyi miyiz?

İyiyiz, şimdiye nazaran eskiden daha iyiydik hep, fakat daha iyi bir gelecek kuruyoruz. En uzakları gördüğümüz, Aydos eteklerini tırmandığımız, kaybettiğimiz, kaybolduğumuz vesaire...

Hayatın anlamını farklı söylemişiz,
heyhat. Ben hala o anlamdan yoksun,
sen hala aynı yanılgıda,
bir makasın iki keskin ucu
batıl bir inanış yüzünden
öylesine biraraya gelemiyoruz
her buluşmamız keskin bir gerçeklik
can alıcı bir sohbet

gelişinin şerefine bir yazı, kimsesiz çocuklar yararına ve sana adanmış olsun ey koçari

14 Ocak 2010 Perşembe

mefâilun feilatun failün

AB ofisi nota gönderiyor: 54 kredi almadan dönersen sözleşmedeki haklarım bende saklıdır!

Nedir sözleşmedeki haklar? Ajanstan emdiğin sütü burnundan getiririm.

Halihazırda dönem içinde açılan 5. sömestr derslerinin toplam kredisinin 30 etmemesi de bahs-i diğer. Erasmus programı bitecekmiş, daha çok ekmeğini yemeyi düşünüyordumdu. Bizimkilerin cehaletine rağmen sevmiştim.

Soğuktan dışarı gezilmiyor. Kendimizi dört duvar onlarca et, bacak, göğüs, kalça arasına atıyoruz güç bela. Erasmuslu olunca ajitasyon da yalan hamaset de yalan, var biraz da sen oyalan.

Napoli garı, Gare de L'est, Leibzig garı, St. Lucia limanı, Paris... saf saf tenhaları gezen bir şairin izini sürüyorum. Kadehimi kırıyorum, elim ayağım telaşa düşüyor, Napoli garında gözlerim güneş diye doğuyor!

ne ağlarsın be çocuk daha şimdi doğdun?