2 Şubat 2010 Salı

komik değil.

kutuplardan viking kızılı örülü sakalıyla sanki Tor, fırtınalar estiriyor. Ağaçlar yakasından kıskıvrak yakalanmış salkım salkım sallanıyor. Dügah Peşrev dinliyorum, laptopun şarjı hızla azalıyor.

Açlığın yarıgecede bastıranı en kalleşidir. Son ekmeği arasına peynir sıkıştırıp götürmüşsündür zaten. Bir de o hissin, en irlandalı viski gibi yemek borunu acıtarak inmesi yok mu? Ne kadar da yesen, sonunda acıkıyorsun.

Sonuç endeksliyiz ya, sonuçta laf-u güzaf benimkisi. Bir şey olamayışımın nedeni nedir? Yıllığımın karşılanmış olması, en aristokrat can sıkıntılarını yaşamam... sonra münih'te bir Türk olmam mı?

bir it sıtması tutuyor, beni freiman'dan u-bahna, u-bahndan marienplatzta kadar tartaklıyor adamakıllı. sokak sanatçıları epey önce kostümlerini, gitarlarını, viyolensellerini kemanlarını dertop edip çekilmiş. kesif kesif sokakları dolduran glüh wein ve bitmek bilmez bir barok çağı.

köşeleri iriyarı tulumları, yuvarlak vücutlarıyla işçiler tutmuş. soluk bir sarı giyinmiş yüzlerine insanlar, dizlerine inen parkalarıyla koştur koştur kayboluyorlar. münihin tek dilencisi burgerini semirmiş eşiğe upuzun yatmış duruyor.

sigaramı alelacele içiyorum.


kayıtsızlık

az önce osurmuş biri gibi davranmak

Paris

bu metronun reklam panosuna herifin biri Paris yazmış

o zenci yine arkamda mıydı bilmiyorum. Augerge Hostel'in 7. katına çıktığımı asansör anonsundan katiy'yen anlamadım. Kapı açıldığında kontrol ettim, duş kapısının önünde yine arkeolog Nihat bekliyordu, indim. Kendisine şöyle turşu ısırmış bir selam verdim, karşılığını hırpani sakallarının arasında aramadan geçtim gittim.

Odamda Polonyalılar olacaktı, hiç bilmediğim bir dilden tumturaklı tonlarda konuşuyorlardı. Muhakkak kötü konuşuyorlardı, "Los lan!" dedim, sustular. Uzun ve sıska olanın boynu oldum olası kamburdu, mahçubiyet şelalesi duruşu içimde bir yerlerde kalan şarklılığımı kaşıdı, yüreğim burkuldu; 'dur lan' deyip, elimi cebime attım, başparmağımı işaret ve orta parmağımın arasına iyice yerleştirip çıkardım. Alık alık baktı, onu öyle bıraktım.

Moulin Rouge'un önünde bir fotoğraf çekinecektim, soğuk hayalarımı sıkıyordu, kadraja hepsini al demiştim, yüzün zambaklara benziyordu. Elimdeki fotoğraf makinesi olmasa, eğer BP'den 50 milyonluk benzin karşılığında alınmış olmasa, yere atıp kırdım demekti. Oysa beleşe gelmişti ve fotoğraflarda yüzümün ne kadar seçildiği bi yerden sonra önemli değil.

Paris sokaklarında umarsızca dolaştım, atkımı boynuma dolayıp, sanki gözüm tokmuş gibi etrafımdan geçen fransız güzellere pas vermedim. Hayret verici şekilde ince yapılıydılar ve ingilizceyi pek azı biliyordu. O zenci hala arkamda mıydı, bilmiyordum. Beni durdurup bir adres sormuştu, ya da bir şey satmak istemişti 'havaalanından geliyorum elimde birkaç kutu parfüm kaldı abi, arabaya benzin koyacam yoksa satmam valla' demiş olabileceği de kafamın bi lobunu meşgul ediyordu. Yüzümü fatih terim gibi buruşturarak ilk soruya, dudaklarımı hassie! şeklinde bükerek ikincisine yanıt verdim. O dakikadan beri peşimde olduğundan şüpheliyim, arkama bir iki sefer döndümse de fark edemedim, Senjermen bulvarına akşam çökmüştü, omuzlarıma kaftan çökmüştü.

O zenciyi Eiffel'in önünde anahtarlık satarken Türkçe "Hadi be olm" dediğinde kıramamıştım.