işte bu bilinçaltıma işleyen bir andır
30 Aralık 2009 Çarşamba
kırmızı toyota
hiç unutmam bir gün dayım bizi lunaparka götürüyordu. ben nedense hepsinden sonra hazırdım, kapının önünde bir türlü bağlamayı beceremediğim ayakkapı bağcıklarını annem bağlıyordu. işlem bitip de başımı kaldırdığımda kırmızı toyotanın gittiğini görmüştüm...
27 Aralık 2009 Pazar
İçlenme metaforu
NBA'in de tadı tuzu yok arkadaş. Bakıyorsun yeni yıldızlara, daha imajı oturmamış kolej bebeleri. Nedir efendim, bir Iverson egzantrikliği yok, bir Garnett bakış kataloğu sunmak bir yana Shaq gibi adam zaten gelmez.
Hey gidi hey... Jordan Pippen Sabonis benim neslime denk gelmemiş olsa bile onların hali tavrını da bilirim ki insan daha bir burkuluyor.
En son işte bir 2003 draftı, o yıllar. Doğuda bir Bad Boys imajı, bir Pistons oyun karakteri, Batı'da Spurs'ün makine gibi işleyen basketbolu... Showtime Lakers'ın Highlight versiyonu 90 sonları Kobe-Shaq ikilisinin etrafını sarmış görev adamlarıyla sarı bir fırtına. Son olarak Malone Payton gibi efsaneleri de bünyesine katıp doğunun kötü çocukları karşısına çıktıklarında bir çağın sonuna gelinmemiş miydi? Hepimiz iliklerimize kadar hissetmiştik. Batıdaki mücadelenin Spurs, Kings, Lakers, Mavericks arasında geçen çekişmeli serileri karşısında doğu unutulmuş kalmıştı ki; burası önemlidir; kendi çocuklarından, kendi ekolüyle rekabete Pistons'la dahil oldu ansızın.
Sonra 2003 draftı -ki NBA'in en müthiş 3 draftından biri olarak görülür- bütün yıldız tozlarını Doğuya serpiştirdi de bu hızla Doğu Batı mücadelesi tekrar başladı. Bu esnada Batıda Kings dağıldı gitti, Lakers'ta çağın sonu dedirten Shaq-Kobe ve üçgen hücum sisteminin çözülüşü... bir anda Batı kendini yıkım içinde buldu. Bu yıkımdan Mavericks bir kez final çıkartabildi. Şimdi Lakers geri döndü. Doğuda Pacers da Reggie Miller'ın gidişiyle bir dönemi kapatmıştı, Nets dedin mi ne uzar ne kısalır bir şekilde devam ediyordu. Cavs, Heat, Pistons rüzgarı arkasına alıp doğunun zirvesi için mücadele eder oldular. Buradan Pistons ve Heat şampiyonluk çıkarmasını becerdi. Sonra tekrar bir çözülüş Pistons'ın dağılışı... Mavs-Heat finali belki de NBA'in en kaotik finaliydi. Hanedanlıklar gitmiş, ekoller dağılmış bir durumda iki final bakiri takım şampiyonluk için savaştı. Yine de çok etkileyici bir final serisi olmuştu bana göre.
En son NBA endüstrisi Boston'un efsanevi atılımıyla ve Lakers'ın batıda toparlanmasıyla tarihi köklerine döndü. Keltlerle Lakerların mücadelesi NBA'in en ezeli ve en bol reytingli malzemesiydi. Boston bir şampiyonluğu kazandı bile! Pierce, Payton, Garnett, Allen ve diğerleri şampiyonluk yüzüğünü hak edip de alamamış dört veteran -ki Payton ilkini Heatte almıştı bu açıdan istisna- muradına ererken herkes dahil ben de tatmin olmuştum.
Sonra bıraktım... sonra ne çok şey olmuş diye baktım ki, evet... Heat şampiyonluğunun hemen arkasından silindi gitti, iddiasını yitirdi.
Bir Hornets vardı Chris Paul? 1 numaraların yeni temsilcisi olacaktı. Nash, Kidd yaşlanıp gitti. Paul'un da çıkışı uzun soluklu olmadı. Şimdi taçsız kral James var. O da endüstrinin en çok yatırım yaptığı marka. Tutmadım bir türlü ve lakin.
Yaşlandık...
23 Aralık 2009 Çarşamba
İki öneri
Birkaç gündür belgeseller filmler izliyorum. Etkinlik dolu bir haftasonu, fazla mesai ve uykusuzluk sonrası odamda çatır çutur film izleme etkinliğinin rehabilite yeteneğine saldım kendimi.
Bu arada talih de yanımdaydı ve çarpıcı, mükemmel yapımlar izledim. Bunlardan ilki;
Zeitgeist: The Movie:
Evet pek çoğumuz politik gerçeklerden, dünyanın gidişatı hakkında kelamlardan sıkılır ilginç bulmayız. Yaa yaa... ve pek çoğu da sıkıcıdır hakkını vermek gerekir. Apolitikliğin her ne kadar saygı duyulacak bir yanı olmasa da politik kirliliğin de yerilmesi gerek. Uzun lafın kısası; hem politik gerçekliğin hem semavi dinler üzerine kelam ederken çarpıcı, gerçekçi ve dobra olup da büyük ve kaliteli bir prodüksiyonu arkasına almayı becerebilen çok yapım yok. Zeitgeist dinlerin şifresini ve dünya siyasetinin gölge aktörlerini çatır çatır gözler önüne savarken tatmin edici delillerle insanı uyuşuk hipnozundan çekip çıkarıyor. Kesinlikle zaman ayırın! Ve bir daha isterseniz siyasaya ve dine el sürmeyin!
İkincisi;
Mary and Max:
Stop-motion tekniği zahmetlidir, zordur. Benim diyeni dize getirir, göt eder. Belki bu yüzden stop-motion filmlerin fiziksel zahmeti pek çok yapımda senaryonun cılız kalmasına sebep oluyor. Oysa ikisini birarada bulduğunuzda sanat eseri, şaheser ortaya çıkıyor.
Şimdi Türk sineması da yakın tarih kesitlerini konu ediniyor. Ne mutlu edici bir gelişme gerçekten. Fakat zaten hayatın içindeki dramı dramatize etmekle bence olayın içine sıçıp sunileştiriyorlar. Üstelik yakın tarihin kendi dramını da zedeliyorlar. İzleyici dramın dramatizasyonunu yapay bulup duygulardan uzaklaşıyor. Dünya sinemasından bir örnekse; holacoust teması öyle çok işlenmiş ve dramatize edilmiştir ki beni bu içerikten soğutmayı becermiştir.
Yani hayatın gerçeğine dokunmadan, bir Emile Zola disipliniyle misal, edebiyattaki realizm ya da natüralizm akımlarında olduğu gibi, olduğu gibi aktarmak yaratıcının tahayyül edebileceği duygulanımdan çok daha zengin bir etki yaratır. Mary and Max sıradışı bir hikayeye sahip, farklı ve işlenmemiş. Tüm gerçeklik göze sokulmadan, karakterlerin arka planında, geniş planlarda bize malum oluyor. Şimdi biri çıkıp modern hayat ve şehirlerde bireyin yalnızlığını anlatsa sıkılacak olmamıza rağmen böyle olunca tatava olarak algılamıyoruz. İyi de oluyor.
Sonuçta Çağan Irmak'ın tek bir filminde ağlamamama rağmen kalkıp Mary and Max filminin sonunda ağlayabiliyorum. İzleyin!
Bu arada talih de yanımdaydı ve çarpıcı, mükemmel yapımlar izledim. Bunlardan ilki;
Zeitgeist: The Movie:
Evet pek çoğumuz politik gerçeklerden, dünyanın gidişatı hakkında kelamlardan sıkılır ilginç bulmayız. Yaa yaa... ve pek çoğu da sıkıcıdır hakkını vermek gerekir. Apolitikliğin her ne kadar saygı duyulacak bir yanı olmasa da politik kirliliğin de yerilmesi gerek. Uzun lafın kısası; hem politik gerçekliğin hem semavi dinler üzerine kelam ederken çarpıcı, gerçekçi ve dobra olup da büyük ve kaliteli bir prodüksiyonu arkasına almayı becerebilen çok yapım yok. Zeitgeist dinlerin şifresini ve dünya siyasetinin gölge aktörlerini çatır çatır gözler önüne savarken tatmin edici delillerle insanı uyuşuk hipnozundan çekip çıkarıyor. Kesinlikle zaman ayırın! Ve bir daha isterseniz siyasaya ve dine el sürmeyin!
İkincisi;
Mary and Max:
Stop-motion tekniği zahmetlidir, zordur. Benim diyeni dize getirir, göt eder. Belki bu yüzden stop-motion filmlerin fiziksel zahmeti pek çok yapımda senaryonun cılız kalmasına sebep oluyor. Oysa ikisini birarada bulduğunuzda sanat eseri, şaheser ortaya çıkıyor.
Şimdi Türk sineması da yakın tarih kesitlerini konu ediniyor. Ne mutlu edici bir gelişme gerçekten. Fakat zaten hayatın içindeki dramı dramatize etmekle bence olayın içine sıçıp sunileştiriyorlar. Üstelik yakın tarihin kendi dramını da zedeliyorlar. İzleyici dramın dramatizasyonunu yapay bulup duygulardan uzaklaşıyor. Dünya sinemasından bir örnekse; holacoust teması öyle çok işlenmiş ve dramatize edilmiştir ki beni bu içerikten soğutmayı becermiştir.
Yani hayatın gerçeğine dokunmadan, bir Emile Zola disipliniyle misal, edebiyattaki realizm ya da natüralizm akımlarında olduğu gibi, olduğu gibi aktarmak yaratıcının tahayyül edebileceği duygulanımdan çok daha zengin bir etki yaratır. Mary and Max sıradışı bir hikayeye sahip, farklı ve işlenmemiş. Tüm gerçeklik göze sokulmadan, karakterlerin arka planında, geniş planlarda bize malum oluyor. Şimdi biri çıkıp modern hayat ve şehirlerde bireyin yalnızlığını anlatsa sıkılacak olmamıza rağmen böyle olunca tatava olarak algılamıyoruz. İyi de oluyor.
Sonuçta Çağan Irmak'ın tek bir filminde ağlamamama rağmen kalkıp Mary and Max filminin sonunda ağlayabiliyorum. İzleyin!
10 Aralık 2009 Perşembe
26 Kasım 2009 Perşembe
24 Kasım 2009 Salı
Nostalgie
İstanbul'a geldim 1.5 ay geçti öyle böyle. Königplatz çimlerinde gözlerimi yukarı dikip, ortamda gizemli ve yabancı tavırlar sergilerken dahi gözümde tüten galata manzarası, dostlarım, odam; gelişimle birlikte beni tavırlardan tavırlara gark etti.
evvela odamdan masamın, bilgisayarımın ve komodinin derhal yok edilmiş olduğunu esefle gözlemledim. Yavrulu bazanın da artık bana kalan kısmı, cirlop ve üstteki kısmı değildi. Alttan yavrulattığım yatağımda önce yer seviyemi, sonra yatak konforunu yadırgadım. Yadırgı diye isim olsaydı herhalde bu olurdu. Adeta yerim boşalmış, yeller esmekteydi.
Duygulandım da lan ama, hangi cehennemdeydim? diye düşündüm en Holywood tavırlarımla; Münih'in övmem gereken sokaklarını, medeniyet düzeyini hasır altı ederek, güzel insanlarını ve stressiz mütebessim suratlarına yüzümü dönerek... Beni esaret altına alan İstanbul'u kuş bakışı gördüğüm o uçağın süzüldüğü safhalarda nostaljik bir vuslat sahnesinin boğucu dramatizmiydi. Akıl oyunlarındaki Profesör Nash' in aklını alacak karmaşıklıkta süregiden bir şehir hayatı vardır bu metropolde, avrupalılar anlamaz. butik şehirlerinin düzenliliği yoktur. O Prof. Nash'in İstanbul'da güvercinlerin hareketlerini izlemeyi bırak, cama yazı yazacak bile götü olmazdı. Bu bahs-i diğer.
Velhasıl gelişim ve ilk öpüşmeden sonra bir Platonik edayla, kavramları, idealar dünyasından geri çağırışım hatırlayışımı müteakip İstanbul'un boğucu sıkıcı, ortamların iç çeken hali tekrar bana malum oldu. Salıya kadar doyamam yine de... sana taptık ulan unuttun mu sana taptık!
Vuslat
Münih'ten ayağımın tozuyla Adnan Menderes Havaalanına indim. Sun Express dediğin firma neymiş arkadaş? hakkını yemişiz, uyur uykumdan bir hostes şefkatiyle beni uyandırıp, beyefendi yastık vereyim rahat edersiniz, naifliğiyle başımın altına yastık koymasına ne demeli. Müşteri memnuniyetinden çıkıp mes'ele bir anda müşteri götü kalkıklığına dönüyor affedersiniz. Hele önüme beleşten gelen mozerella peynirli makarna, salata ve içecekten mürekkep menüye ne demeli?
Mevzuya dönersek; muamele ve İzmir ADB havaalanının modernliği, ferahlığı karşısında hayranlık duydum. Münih havaalanından eksiği yoktu belki fakat fazlasını bulabilirdiniz. Bir tek kapasitesi daha düşük olabilir.
Neyse, denizimi, sohbetimi, rakımı özledim. Bir başka vallahi bu İstanbul, İzmir, Bostanlı, Beşiktaş, Sarıyer...
Neyse, denizimi, sohbetimi, rakımı özledim. Bir başka vallahi bu İstanbul, İzmir, Bostanlı, Beşiktaş, Sarıyer...
6 Kasım 2009 Cuma
GDOlar ve EMOlar
Türkiye'yi bıraktım bırakalı saçma sapan gündemlerle çalkalanıyor ülke. Domuzu ihraç eden memleketteyim burda kıyamet kopmadı, Türkiye'de yine bir Kasımpaşa Perşembe pazarı karmaşası hakim. Başbakan bir düzgün dur sayın başbakan! Hayır kafana eseni söylüyorsun dört köşeli kafanın her köşesinde ayrı bir fikir aydınlanıyor, saygılar! Fakat bir gün olsun gördün mü, beyaz önlüklü Profesör Herkimse kalkıp da, ben başbakanı sallamıyorum haloğlu! desin?
Yok böyle bir şey... siyaseten seçilen ve atanan tartışmasında kefe seçilenden yana ne kadar ağır basarsa, bilim konusunda da okulunu okuyan o kadar.
Hadi zaten meşum Başbakanı aldırmayalım. Gündeme bir de GDO'lar oturdu, GDO karşıtı hareket facebooka sıçradı! Facebook milli şuurun kürsüsü olmaya oynuyor zaten. Benim anlamadığım, genetik mühendisliği var, kimse kalkıp da elektrifikasyonun önüne geçemedi, yok arkadaş elektriğe karşıyım diyemedi. Haa nükleer karşıtlığı aynı manteliteyle yapılıyor. Nükleer mühendisliği diye bir şey var arkadaş! Geçemen önüne... argümanların başka olsun.
Bir şeyin mühendisliği olduysa artık geçmiş olsun... göt korkusu adamı olsa olsa altına sıçtırır, ama mühendisliği bilmek gerekir, fayda var. GDO'ların önüne dikilip ah vah edip EMO tarzına bürünmeye ne gerek var. EMO laştı memleket, ha bereket ha bereket...
4 Kasım 2009 Çarşamba
sokaktaki adam
ne istediğini bilmeyen fakat ne istemediğini bilen bir adam...
şeklinde girişi vardır bu ilk-romanın. istemediğim şey; samimiyetsiz ve sıradan olmamak. temelde bu iki şey her şeyi çözüyor.
ne istediğimeyse karar veremiyorum. bir sabah münih'te örümcek olarak uyanıyorum, diğer bir gün ilkokul çocuğu bedenimde büyük amcamın yanında. her yanımdan kopabiliyor olsam da her münasip koşula rağmen bir kişiden kopamadığımı, aklımın köşesinden çıkmayacağını hissediyorum. hep büyüyemediğimi, değişemediğimi düşünüp eksildim kendime.
benim bütün hayatımı özetleyen ilişki sigarayla olan ilişkimle özetlenebilir. Çok canım çekiyor bir tane otlanıyorum, sonra otlanmak için hep ikinci olması gerekliliğinden uzaklaşıp paket alıyorum; bu sefer de canım çekmiyor. Tadı çıkmıyor. Hevesim olsa param olmuyor, param olsa hevesim.
Şimdi geldim... ha eğlence mi? evet deli gibi eğlence odaklı bir programın içindeyim. Alıp başımı gitmek, dokunulmazlık haklarımla mağrur yaşamak istiyorum.
Gönül almayı gönül yapmayı becerebiliyorum az buçuk diyelim. Fakat gönlümü kaptırmayı, gönlümü yaptırmayı niye beceremiyorum bir türlü? Hayat bu değil iki gözüm. Git gide boşalan cümleler ve fikir kalıplarımla hayatın ne olmadığına kani olarak polumer kapakçığımla övünüyorum.
Hastalık sahibi olmak, hem de çilesiz fakat esaslı, güzel bir şeymiş. Hep o Dostoyevski'nin Hipotep mi ne... Karamazov Kardeşler romanındaki veremli karakter yüzünden belki. Can sıkıntısı peşimi bırakmıyor.
Kuşkularım olmasa seni ne çok severdim! Seni yine öyle çok seviyorum. Sen bana kızıyorsun, ben seni çok kızdırıyorum, biliyorum. Kızdırıyorum tabii hem de bilerek. Sonra kızmana kızacağımı da bilerek. Çünkü ben baştan kırılmış oluyorum bir kere.
kafası bozulup kendini sokağa atıp cigara tüttüren adam olamadım. Münih havaları soğuktu titredim. Studentenstadt bloklarının ortasında deli rüzgarlar esiyor. döndüm telefonum çaldı, arayan kimseydi.
22 Ekim 2009 Perşembe
Mala bağlamak
Bir değil! Ben artık birkaç kişiyim. ve Gecenin son tramvayında üç tenha köpek; bir ben, bir yağmur hazırlığı, bir de koçari...
Cebimizden çıkarmıyoruz, ellerimiz titriyor.
Gülhanede kim bilir hangi tesettürün altında insan elleri ereke arıyor. Galatada gökyüzünden sarkan sarhoş parıltılar, beyaz dublelerimizden muhabbet yudumluyoruz. Artık yok, bir bodrum katında sabahlıyoruz, bir daha bir daha...
Tibetten önceki durağım burası, işte masadan birimiz kalktı. Tüm atarlı konuşmalara rağmen insan kendi kendini göt ediyor işin kötüsü. Nereye gitsem ne yapsam, ben sana mecburum bilemezsin. Attila İlhan dinleniyor mu lan hala bıraktığım şehirlerde? Fransızların kulağına eğilip, pardon madam, jevu va mondeu du visa, si cest possible pour dakar diyorum.
Ufak şeylerden mutlu oluyorum. Sıçtığım boktan misal, burdaki klozetler bir değişik. Eline veriyor insanın pisliğini. Tepsiye sıçıyormuş gibi hissediyorum, maharetime dönüp dönüp bakıyorum.
Salzburgta kadim bir kaleye tırmanıyorum, orada Türk davulları, zurnaları... mehter takımından aşırmış Avusturya ordusu vakti zamanında.
Böyle kapalı, şiir tonlarında yazmanın prim yaptığı dönemleri kaçırmışım. Piçlik desen elhamdülillah fakat o kıvılcımlı bakışlarla denk gelmeyince piçliğim kendime kalıyor. Velhasıl çat pat ingilizce ve arada Wie gehts? diyorum.
Ciao
24 Eylül 2009 Perşembe
almanya deyince...
5 gün sonra yolcuyum.
hiçbir sevişmek değil yaşamışlığım, şüphesiz sen benim için çok şeysin prenses karamela.
ve fakat bir şehirde 1 bilemedin 2 dosttan başka bir şey bırakmıyorsan gurbetlik olur mu? derken uçak biletini birlikte aldığım arkadaş götlük yapma temayülünde.
iki gün peş peşe insanları herhalde marsın konumu etkiledi, insanların ters ilişki istekleri kuvvetlendi.
millette bir yurtdışı hayali var ki sokaklarda insanların deli gibi seviştiği, göz göze gelince herkesin veriştiği bir ortam. almanya diyince erkek arkadaşlarda bi yamyam bakışları. hayalgüçleri bu kış onları yalnız bırakmayacak.
hiçbir sevişmek değil yaşamışlığım, şüphesiz sen benim için çok şeysin prenses karamela.
ve fakat bir şehirde 1 bilemedin 2 dosttan başka bir şey bırakmıyorsan gurbetlik olur mu? derken uçak biletini birlikte aldığım arkadaş götlük yapma temayülünde.
iki gün peş peşe insanları herhalde marsın konumu etkiledi, insanların ters ilişki istekleri kuvvetlendi.
millette bir yurtdışı hayali var ki sokaklarda insanların deli gibi seviştiği, göz göze gelince herkesin veriştiği bir ortam. almanya diyince erkek arkadaşlarda bi yamyam bakışları. hayalgüçleri bu kış onları yalnız bırakmayacak.
19 Eylül 2009 Cumartesi
yeter! yıldırım demirören yeter!
90 dakika geçmek bilmedi.
Eğer ki Erdoğan Demirören'in zamanında prezervatif satılsaydı ve bunu zat-ı muhteremleri kullansaydı; emin olun Beşiktaş dünya devi olabilirdi!
Bu iddia beyhude değil.
Maça geçersek, Denizli yine farklı bir kadroyla çıktı sahaya. 4-4-2'ye benzer bir dizilim vardı belki ama kanatları neredeyse hiç kullanmadı Beşiktaş. İlk yarıda Tello biraz sol kanattan geldi. Geçen yıldan beri Denizli'nin duşundan taşan fantezileri eseri oynadığı kanatla kullandığı ayak ters olan futbolcuların verimsizliğini seyrettiriyor bize. Bugün de forma giydiği her maçın en çalışkan oyuncusu olarak göze çarpan Ekrem Dağ sol bekte sıfır katkıyla oynadı.
Tabata zaman zaman defanstan top aldı fakat Ernst, Serdar, Tello, Tabata sahaya iyi yayılamadıklarından ve Nobre'nin 2 milyon dolar değerinde beceriksizliğinden ötürü topu Kayseri yarısahasında dolaştıramadı, organize olamadı siyah-beyazlı ekip.
Serdar anadolu takımları karşısına gelince hiç ayakta duramıyor, hakemlerin kolay düdüklerini bekliyor. Fakat apaçık ortada ki Serdar çok çok çok güç antrenmanı yapmalı. Top tekniği hiç değilse o zaman bir işe yarayabilir. Rivayet edilen çabukluğu falan bugüne kadar hiç iş görmedi.
Bobo müthiş bir vücut dengesine sahip. Bugün rakip kaleye atılan şutların büyük çoğunluğu Brezilyalının ayağından çıktı. Gayretli ve güçlüydü fakat iyi beslenemedi; yanında daha yetenekli ve defansı bozan bir Holosko'yla gol yollarında daha tehlikeli olabilirlerdi. Takımın değişmez oyuncuları Sivok ve Ferrari çok iyi maç çıkardılar, Ernst de iyi bir performans sergiledi. İbrahim Kaş da değişmez isimlerden sayılabilir artık, bu derece değişken bir kadro yapısı içinde. O ise golde ağır kaldı, çevik ve çabuk özellikli bir stoper olmasına karşın ilk müdehalede gecikti ve bence ayakta kalarak şutu bozması daha mantıklı olurdu. Makakula da pozisyonda topu güzel düzeltti ve sağlam durdu; düzgün bir şutla ağları buldu.
Kayserispor'da, Kangele hücum anlamında takımı sırtladı, topla çok etkili oldu. Kayseri'de de tandem oyuncuları ve orta alan başarılı bir maç çıkardı. Kayseri zaten savunma yapmayı, iyi pozisyon almayı bilen bir ekip, bu yüzden de özellikle düşük tempoyla pas dağıtan rakibine şans tanımadı.
Beşiktaş cephesinde ilk iki değişiklik oyuna katkı sağladı. Nihat hareketliydi ve oyun zekasıyla topu iyi yönlendirdi ve rakip kalede tehlike oluşturdu. Fink özellikle Kayseri'nin tamamen kapandığı anlarda ikinci topları güzel topladı. Yusuf ise Beşiktaş'a daha birşey veremeyeceğini göstermeye çabalıyor gibi.
Eğer ki Erdoğan Demirören'in zamanında prezervatif satılsaydı ve bunu zat-ı muhteremleri kullansaydı; emin olun Beşiktaş dünya devi olabilirdi!
Bu iddia beyhude değil.
Maça geçersek, Denizli yine farklı bir kadroyla çıktı sahaya. 4-4-2'ye benzer bir dizilim vardı belki ama kanatları neredeyse hiç kullanmadı Beşiktaş. İlk yarıda Tello biraz sol kanattan geldi. Geçen yıldan beri Denizli'nin duşundan taşan fantezileri eseri oynadığı kanatla kullandığı ayak ters olan futbolcuların verimsizliğini seyrettiriyor bize. Bugün de forma giydiği her maçın en çalışkan oyuncusu olarak göze çarpan Ekrem Dağ sol bekte sıfır katkıyla oynadı.
Tabata zaman zaman defanstan top aldı fakat Ernst, Serdar, Tello, Tabata sahaya iyi yayılamadıklarından ve Nobre'nin 2 milyon dolar değerinde beceriksizliğinden ötürü topu Kayseri yarısahasında dolaştıramadı, organize olamadı siyah-beyazlı ekip.
Serdar anadolu takımları karşısına gelince hiç ayakta duramıyor, hakemlerin kolay düdüklerini bekliyor. Fakat apaçık ortada ki Serdar çok çok çok güç antrenmanı yapmalı. Top tekniği hiç değilse o zaman bir işe yarayabilir. Rivayet edilen çabukluğu falan bugüne kadar hiç iş görmedi.
Bobo müthiş bir vücut dengesine sahip. Bugün rakip kaleye atılan şutların büyük çoğunluğu Brezilyalının ayağından çıktı. Gayretli ve güçlüydü fakat iyi beslenemedi; yanında daha yetenekli ve defansı bozan bir Holosko'yla gol yollarında daha tehlikeli olabilirlerdi. Takımın değişmez oyuncuları Sivok ve Ferrari çok iyi maç çıkardılar, Ernst de iyi bir performans sergiledi. İbrahim Kaş da değişmez isimlerden sayılabilir artık, bu derece değişken bir kadro yapısı içinde. O ise golde ağır kaldı, çevik ve çabuk özellikli bir stoper olmasına karşın ilk müdehalede gecikti ve bence ayakta kalarak şutu bozması daha mantıklı olurdu. Makakula da pozisyonda topu güzel düzeltti ve sağlam durdu; düzgün bir şutla ağları buldu.
Kayserispor'da, Kangele hücum anlamında takımı sırtladı, topla çok etkili oldu. Kayseri'de de tandem oyuncuları ve orta alan başarılı bir maç çıkardı. Kayseri zaten savunma yapmayı, iyi pozisyon almayı bilen bir ekip, bu yüzden de özellikle düşük tempoyla pas dağıtan rakibine şans tanımadı.
Beşiktaş cephesinde ilk iki değişiklik oyuna katkı sağladı. Nihat hareketliydi ve oyun zekasıyla topu iyi yönlendirdi ve rakip kalede tehlike oluşturdu. Fink özellikle Kayseri'nin tamamen kapandığı anlarda ikinci topları güzel topladı. Yusuf ise Beşiktaş'a daha birşey veremeyeceğini göstermeye çabalıyor gibi.
18 Eylül 2009 Cuma
duygu patlaması
fuat akdağ her kelimeden sonra bir gırtlak nefes yutkunuyor... allahım fuat akdağ neden her kelimede şişmanca yutkunuyor!
evet şişmanlar sempatik olabilir ve insanları yadırgamamak gerekir. fakat hayatın bi de gerçekleri var. katman katman terlemiş etlerini bir yaz günü camın önünde serinleten bir şişman bütün otobüsü esir alabilir. ve almıştır da işin kötüsü.
onlara zaman zaman kızarım. ırkçı kadar kızarım, kafamı, bütün, kazıtacak kadar! şimendifer götlü teyzelerimize kızarım, götüyle dağları devirse birimiz şaşırabilir mi? ahmedi necad neyse bu şimendifer götlü teyzelerimiz de o raddede bir tehdittir.
batılılara içlerindeki tehdit unsurlarını göstermek gerekir. onların bu dalyan göd-göbekli bireyleri daha şımarık daha bireyci takılırlar. oysa birey götü itibariyle birey sınırlarını aşmışsa bireyci olmamalıdır. demokrasinin temel tanımı, o yapmacık, o sulu sepken tanımının dediği: başkasının özgürlüklerini kısıtlamadıkça özgürsün, düsturuna aykırı.
bu yazıyı yalnızca şişman kardeşlerimize adamadım.
sergen yalçın'ı dinleyin. bayanları da tv başına davet ediyorum. futboldan erkekler anlar olayının eski ve efsanevi bir futbolcuda fosladığını görsünler. izlesinler gülsünler. ekranların ikinci bir ahmet çakar'ı olacaktır sergen yalçın ve sinan engin çoktan kariyerini bu alanda ilerletmiştir. Fenerbahçe ve Galatasaray'lı eski futbolcular nasıl efendi, karizmatik koç ve yorumcular oluyorsa, BJK'liler de o şekil hokkabaz, şaklaban oluyorlar.
evet şişmanlar sempatik olabilir ve insanları yadırgamamak gerekir. fakat hayatın bi de gerçekleri var. katman katman terlemiş etlerini bir yaz günü camın önünde serinleten bir şişman bütün otobüsü esir alabilir. ve almıştır da işin kötüsü.
onlara zaman zaman kızarım. ırkçı kadar kızarım, kafamı, bütün, kazıtacak kadar! şimendifer götlü teyzelerimize kızarım, götüyle dağları devirse birimiz şaşırabilir mi? ahmedi necad neyse bu şimendifer götlü teyzelerimiz de o raddede bir tehdittir.
batılılara içlerindeki tehdit unsurlarını göstermek gerekir. onların bu dalyan göd-göbekli bireyleri daha şımarık daha bireyci takılırlar. oysa birey götü itibariyle birey sınırlarını aşmışsa bireyci olmamalıdır. demokrasinin temel tanımı, o yapmacık, o sulu sepken tanımının dediği: başkasının özgürlüklerini kısıtlamadıkça özgürsün, düsturuna aykırı.
bu yazıyı yalnızca şişman kardeşlerimize adamadım.
sergen yalçın'ı dinleyin. bayanları da tv başına davet ediyorum. futboldan erkekler anlar olayının eski ve efsanevi bir futbolcuda fosladığını görsünler. izlesinler gülsünler. ekranların ikinci bir ahmet çakar'ı olacaktır sergen yalçın ve sinan engin çoktan kariyerini bu alanda ilerletmiştir. Fenerbahçe ve Galatasaray'lı eski futbolcular nasıl efendi, karizmatik koç ve yorumcular oluyorsa, BJK'liler de o şekil hokkabaz, şaklaban oluyorlar.
15 Eylül 2009 Salı
Erasmus Hikayesi-2
Böyle Erasmus Aday öğrenci bilgi formu şeysi var, bu kadar gereksiz bir belge görmedim. Gitmek istediğin ülkeler filan soruluyor ben de sanıyorum ki manav kasasından sebze beğeniyorum. İş öyle değil. Neyse orada doldurdum dilediğim gibi. hayaller cavcaklı. O formu yine uhu ve makası memur ofisinden tedarik etmek suretiyle okulun E blok yerin dibi laboratuarının oraya teslim ettim. Zannımca otomasyon muydu? hatırlamıyorum.
Nisan filandı bölüm erasmus koordinatörü Prof. Dr. Şeref Naci erasmusçularının Phoenix laboratuarında toplaşacağını duyurdu. (B blokta olur. O laboratuara da bu vesileyle girdim.) Haberini 1-3 gün önceden aldık, listedeki okulları araştırmaya koyuldum. Hangisi daha cavcaklı diye baktım, neye göre seçicem böyle rast gele bi olayı. Listede taş gibi okullar olarak, Bologna vardı, bir de TU München vardı. Baktım Bologna'daki lisans programı bi acayip, gidersin ders saydıramazsın filanı falanı var. TU München de hem tekniğin Allah'ı (C.C.) hem müfredat daha benzer.
Almanya baştaki İsveç fantazileri kadar parlak olmasa da sıralamadaki iyi derecem de götümü kaldırmış olabilir. Sonuçta hayaller gerçeklerin acı olduğu anlar içindir, gerçeklikte başarı ve tatmin varsa fantaziye gerek yoktur.
TUM'u öyle seçtik. Mayıs sonunda okula başvuru belgelerini yollamak gerekiyordu. Bir application form, bir Learning Agreement (alınacak dersleri filan seçip listelediğin form ama prosedür dışında anlamı pek yok sanırım), TUM'unonline başvuru formu, almanca CV ve niyet mektubundan mürekkep bir dosya hazırlanıp MNG kargoya TUM'a gidecek olan 4 kişiyle 60 ytl'ye yolladık. 3 güne ulaştı.
hala stresli bir Erasmus hazırlık sürecindeyim. şimdilik bu kadar. Almanya ve İtalya'daki okullar kendi dillerinde eğitim veriyorlar bunu belirteyim.
Nisan filandı bölüm erasmus koordinatörü Prof. Dr. Şeref Naci erasmusçularının Phoenix laboratuarında toplaşacağını duyurdu. (B blokta olur. O laboratuara da bu vesileyle girdim.) Haberini 1-3 gün önceden aldık, listedeki okulları araştırmaya koyuldum. Hangisi daha cavcaklı diye baktım, neye göre seçicem böyle rast gele bi olayı. Listede taş gibi okullar olarak, Bologna vardı, bir de TU München vardı. Baktım Bologna'daki lisans programı bi acayip, gidersin ders saydıramazsın filanı falanı var. TU München de hem tekniğin Allah'ı (C.C.) hem müfredat daha benzer.
Almanya baştaki İsveç fantazileri kadar parlak olmasa da sıralamadaki iyi derecem de götümü kaldırmış olabilir. Sonuçta hayaller gerçeklerin acı olduğu anlar içindir, gerçeklikte başarı ve tatmin varsa fantaziye gerek yoktur.
TUM'u öyle seçtik. Mayıs sonunda okula başvuru belgelerini yollamak gerekiyordu. Bir application form, bir Learning Agreement (alınacak dersleri filan seçip listelediğin form ama prosedür dışında anlamı pek yok sanırım), TUM'unonline başvuru formu, almanca CV ve niyet mektubundan mürekkep bir dosya hazırlanıp MNG kargoya TUM'a gidecek olan 4 kişiyle 60 ytl'ye yolladık. 3 güne ulaştı.
hala stresli bir Erasmus hazırlık sürecindeyim. şimdilik bu kadar. Almanya ve İtalya'daki okullar kendi dillerinde eğitim veriyorlar bunu belirteyim.
13 Eylül 2009 Pazar
münihten
sen yoksun
deniz yok
yıldızlar arkadaşım
ya bu gece harika bir şeyler olsun
yahut bir bomba gibi
infilak edecek başım
ağzımda eski mısralar uzanıp kalmışım
istanbul minareler odamda gibi
gökyüzü temiz ve parlak
işte kolkola girmiş en mesut günlerimiz
muhalif bir rüzgar karşı sahilden
fosforlu ışıklarıyla gökyüzü bir deniz
havada kanat sesleri
ve çılgın kokular
deniz yok
yıldızlar uzaklaşıyor
ben yine yalnız kalıyorum
istanbul minareler kaybolmuş
sen yoksun
gelecekten bildiriyorum.
deniz yok
yıldızlar arkadaşım
ya bu gece harika bir şeyler olsun
yahut bir bomba gibi
infilak edecek başım
ağzımda eski mısralar uzanıp kalmışım
istanbul minareler odamda gibi
gökyüzü temiz ve parlak
işte kolkola girmiş en mesut günlerimiz
muhalif bir rüzgar karşı sahilden
fosforlu ışıklarıyla gökyüzü bir deniz
havada kanat sesleri
ve çılgın kokular
deniz yok
yıldızlar uzaklaşıyor
ben yine yalnız kalıyorum
istanbul minareler kaybolmuş
sen yoksun
gelecekten bildiriyorum.
8 Eylül 2009 Salı
Erasmus Hikayesi-1
Erasmus olayını birden içimde hissettim. 20 yıllık istanbul yaşantısı, üstelik yazlı kışlı geçen son 2 sene artık beni şehirden, beyoğlundan, galatadan, mecidiyeköyden, leventten, bakırköyden, sultanahmetten bıktırmıştı. dört bir yanda tüketilen icraatlar, kofti arkadaşlıklar vesair vardı.
Herkeste bir can sıkıntısı vardı, bende bir can sıkıntısı vardı.
Değişikliğe dair fikirlerim de mevcuttu. Öyle uzun uzadıya düşününce olur veremeyeceğim türden bir değişiklik. (götümün yemeyeceği) Sonra sonbaharda sınavına girdim. Zihnimi, nasıl olsa olmaz lan, diye uyuturken, bedenimi alt benliğimin arzularına koşturuyordum. Kendi kendimi aldatıyordum. İngilizce sınavı ileri ingilizce1-2 muafiyetlerinden bir seviye daha zordu. Sınavdan çıktığımda iyi bir şey yaptığımdan emindi, zihnim de öyleydi. Fakat önümde uzun bir süreç var dedim, yine uyuştum. Herkes de, iyi geçti lan, diyordu. Sonuçlar tee martta açıklandı. Unutmam için yeterli bir süre... Martta ilk belge koşuşturmaları da başladı. Şimdi üzerinden çok geçti fakat, başlangıç hiçbir şey. O zaman bilmiyordum.
Erasmus alt-benliğimin kurduğu bir tuzaktı. Ben şimdi bu yüzden, her şey birdenbire gelişiverdi demek durumundayım.
Herşey sürpriz oldu.
Ey Erasmus'u düşleyen arkadaş!
Bil ki bu eğlence, turist, interracial fantaziler vaad eden hayal için uzun ve meşakkatli bir yol seni bekliyor. Güzel insanlar, gözünde canlanan Avrupai rahatlık kaliteli yaşam yolunda önüne pek çok bürokrat, bir yığın memur, senin hayallerinden çok çok uzak bir sürü insanla muhattap oluyorsun.
Devlet dairelerimizde çalışan memurların adı çıkmış, bana çok kolaylık sağladılar...
devamı sonra.
Herkeste bir can sıkıntısı vardı, bende bir can sıkıntısı vardı.
Değişikliğe dair fikirlerim de mevcuttu. Öyle uzun uzadıya düşününce olur veremeyeceğim türden bir değişiklik. (götümün yemeyeceği) Sonra sonbaharda sınavına girdim. Zihnimi, nasıl olsa olmaz lan, diye uyuturken, bedenimi alt benliğimin arzularına koşturuyordum. Kendi kendimi aldatıyordum. İngilizce sınavı ileri ingilizce1-2 muafiyetlerinden bir seviye daha zordu. Sınavdan çıktığımda iyi bir şey yaptığımdan emindi, zihnim de öyleydi. Fakat önümde uzun bir süreç var dedim, yine uyuştum. Herkes de, iyi geçti lan, diyordu. Sonuçlar tee martta açıklandı. Unutmam için yeterli bir süre... Martta ilk belge koşuşturmaları da başladı. Şimdi üzerinden çok geçti fakat, başlangıç hiçbir şey. O zaman bilmiyordum.
Erasmus alt-benliğimin kurduğu bir tuzaktı. Ben şimdi bu yüzden, her şey birdenbire gelişiverdi demek durumundayım.
Herşey sürpriz oldu.
Ey Erasmus'u düşleyen arkadaş!
Bil ki bu eğlence, turist, interracial fantaziler vaad eden hayal için uzun ve meşakkatli bir yol seni bekliyor. Güzel insanlar, gözünde canlanan Avrupai rahatlık kaliteli yaşam yolunda önüne pek çok bürokrat, bir yığın memur, senin hayallerinden çok çok uzak bir sürü insanla muhattap oluyorsun.
Devlet dairelerimizde çalışan memurların adı çıkmış, bana çok kolaylık sağladılar...
devamı sonra.
22 Ağustos 2009 Cumartesi
işte geldik gidiyoruz...
Bir trene binmek rastgele def olup gitmek istiyorum.
Attila... bitirdin ulan beni, ulan senin bu yazmaların yok mu?
mavi bir ışık vardı işte ben onu kaybettim...
şu koca ülkede facebookta dahi 200 tanıdık çıkartabildik. millet 1000e vurdu bilen bilmeyenle dost oldu kanka çıktı. geldik gidiyoruz. hala otogarlar havaalanları büyük büyük geliyor...
Biz üç beş insanı yakın gördük kendimize onların da yağlı kazığından tattık.
Böyle padişah dostluklarımız vardı, 9 yıllık.
En canım adamlarla dahi artık ayrılık sözcükleri kurdum.
en cillop en balayı hallerinde ilişkilerin
güvensizliğimden itibar etmek istemeyişimden
seninle işim kalmayacak bir gün dedim.
koçari benim senden başka dostum yoktur bilirsin...
``sen o çocuk değilsin
sen artık çocuk değilsin´´ diyor ya attila... anla
Attila... bitirdin ulan beni, ulan senin bu yazmaların yok mu?
mavi bir ışık vardı işte ben onu kaybettim...
şu koca ülkede facebookta dahi 200 tanıdık çıkartabildik. millet 1000e vurdu bilen bilmeyenle dost oldu kanka çıktı. geldik gidiyoruz. hala otogarlar havaalanları büyük büyük geliyor...
Biz üç beş insanı yakın gördük kendimize onların da yağlı kazığından tattık.
Böyle padişah dostluklarımız vardı, 9 yıllık.
En canım adamlarla dahi artık ayrılık sözcükleri kurdum.
en cillop en balayı hallerinde ilişkilerin
güvensizliğimden itibar etmek istemeyişimden
seninle işim kalmayacak bir gün dedim.
koçari benim senden başka dostum yoktur bilirsin...
``sen o çocuk değilsin
sen artık çocuk değilsin´´ diyor ya attila... anla
5 Ağustos 2009 Çarşamba
gereği düşünüldü...
Yarın bilgi yarışmasına katılmam konusunda davet aldım. Reddettim... üstelik bu kesin bi farklılık olacaktı. Yine kendime ihanet ettim.
Niçe der ki, dejavu dediğimiz olay mucize değil bizim ne kadar basit ve sıradan canlılar olduğumuzun bi kanıtıdır. Her günü aynı yaşarsan, ömrünün her günü dejavu yaşarsın. Bunu yıkmak için farklılık, yaratıcılığın uyuşmayacağı, cesaretin alışkanlıklarca kırılmayacağı bir devinim gereklidir. Evren iki ruhun çarpışmasıdır, devinim ve dinginlik. Kararlılık ve değişkenlik. Bay Evet! Jim Carrey'nin oynadığı bir başyapıttır. Devinim her insanı özgürleştirir... fakat Nejat Yavaşoğullarının da dediği gibi; özgürlük emek ister. Ve özgürlük belki de her zaman canı gönülden istediğimiz ve çok da matah bi bok değildir. ama zaman zaman isteriz belki afilli olmasından.
neyse uzadı da uzadı... almanyaya gidişim 20 yıllık bi ezberin temellerini zangırtacak bir dönüşüm olacak, golf oynamam, sabahlayışlarım, farklı pozisyonlar denemek, farklı hitap şekilleri kullanmak, farklı sporlar yapmak... fakat yarışma teklifini reddetmek özgürleşme mücadelemde kendime bir ihanetim oldu. tutarlı olun, adam olun!.
Niçe der ki, dejavu dediğimiz olay mucize değil bizim ne kadar basit ve sıradan canlılar olduğumuzun bi kanıtıdır. Her günü aynı yaşarsan, ömrünün her günü dejavu yaşarsın. Bunu yıkmak için farklılık, yaratıcılığın uyuşmayacağı, cesaretin alışkanlıklarca kırılmayacağı bir devinim gereklidir. Evren iki ruhun çarpışmasıdır, devinim ve dinginlik. Kararlılık ve değişkenlik. Bay Evet! Jim Carrey'nin oynadığı bir başyapıttır. Devinim her insanı özgürleştirir... fakat Nejat Yavaşoğullarının da dediği gibi; özgürlük emek ister. Ve özgürlük belki de her zaman canı gönülden istediğimiz ve çok da matah bi bok değildir. ama zaman zaman isteriz belki afilli olmasından.
neyse uzadı da uzadı... almanyaya gidişim 20 yıllık bi ezberin temellerini zangırtacak bir dönüşüm olacak, golf oynamam, sabahlayışlarım, farklı pozisyonlar denemek, farklı hitap şekilleri kullanmak, farklı sporlar yapmak... fakat yarışma teklifini reddetmek özgürleşme mücadelemde kendime bir ihanetim oldu. tutarlı olun, adam olun!.
3 Ağustos 2009 Pazartesi
istek üzerine
bu titan dalgasını yazdım uzamasın diye kestim. Ne alaka diyosanız... asosyal, ansiklopedi karıştıran, incir çekirdeği doldurmayan bilgi yığınını boyun damarlarını kabarta kabarta anlatan götleklerden değilim. yaşanmışlık üzerine yazdım. Yazının başında da söylediğim gibi.
çalışmanın kötü yanlarından biri toplum hafızasının benden daha diri olduğunu deneyimlemek. özellikle böyle tırış mevzularda içinde bulunduğum 90ları gençliğinde yaşamış güruh zehir gibi. 'moruk bi iş var girişte şu kadar para veriyosun iki kişi geti-' (titan mı lan?) '-riyosun amksgsagd! Bi dur lan!' diyaloğunun yaşanmışlığı üzerine yazıyorum.
ve moruk demişken, geçen yıl şirkette mavi yakalı dönemlerindeyken pano gövdelerinin arasından birbirine kablo atmıkları atıp saklanarak eğlenen insanların arasındaydım. herkesin en aşşaa 6 yaş büyük olduğu ve yarısının evli barklı hatta baba olduğu bi ortamda olmak zordur. Baba'dır bi yerde ensesine tokat atma reflekslerinizi dizginlediğiniz karşınızda duran adam. Babamın ensesine hiç tokat atmamış olmamdan ötürü deyin, içe kapanıklığımdan deyin... bir sürüncemede buldum kendimi. Neyse bu adamlar birbirlerine 'moruk!' diye hitap ettiklerimde Julles Verne yazıyordur iki satır üstümde, diye düşündüm.
Muhakkak bir mucize olmuştur, zaman makinası değilse bir düş astral bir yolculuk! ve lakin güzeldir moruk... güzeldir 90lar.
çalışmanın kötü yanlarından biri toplum hafızasının benden daha diri olduğunu deneyimlemek. özellikle böyle tırış mevzularda içinde bulunduğum 90ları gençliğinde yaşamış güruh zehir gibi. 'moruk bi iş var girişte şu kadar para veriyosun iki kişi geti-' (titan mı lan?) '-riyosun amksgsagd! Bi dur lan!' diyaloğunun yaşanmışlığı üzerine yazıyorum.
ve moruk demişken, geçen yıl şirkette mavi yakalı dönemlerindeyken pano gövdelerinin arasından birbirine kablo atmıkları atıp saklanarak eğlenen insanların arasındaydım. herkesin en aşşaa 6 yaş büyük olduğu ve yarısının evli barklı hatta baba olduğu bi ortamda olmak zordur. Baba'dır bi yerde ensesine tokat atma reflekslerinizi dizginlediğiniz karşınızda duran adam. Babamın ensesine hiç tokat atmamış olmamdan ötürü deyin, içe kapanıklığımdan deyin... bir sürüncemede buldum kendimi. Neyse bu adamlar birbirlerine 'moruk!' diye hitap ettiklerimde Julles Verne yazıyordur iki satır üstümde, diye düşündüm.
Muhakkak bir mucize olmuştur, zaman makinası değilse bir düş astral bir yolculuk! ve lakin güzeldir moruk... güzeldir 90lar.
2 Ağustos 2009 Pazar
Titan Saadet Zinciri
Önce hiçlik vardı. Boşlukta derin uğultusu yankılanan bir hiçlik. Sonra hiçlikten Gaia(yer) meydana geldi. Gaia tıpkı Hz. Meryem gibi erkeğin marifeti olmadan kendi başına bir evlat peydah etti Uranus(Gökyüzü).
Yunanlı tanrıça ve tanrılar soy sop bilmediklerinden Uranus annesinden çocuk yaptı. Bu çocuklar 6sı erkek 6sı dişi olmak üzere 12 titan olarak bilinir. Bunları tek gözlü Cyclopeslar ve Yüz-Elli yaratıklar takip etti. Böylesi bir ensest ilişkinin doğurduğu evlatlar farklı düşünülemezdi tabi.Titanların en küçüğü ve en zıpçıktısı olan Cronus düvel-i muazzamayı dize getirip babasını tepeleyip evrenin hakimi oldu. Sonra kızkardeşini düdükledi. Bu ensest ilişkinin nüvelerini tek tek kesip midesine indirdi. Çünkü babasına yaptığı gibi kendi oğlunun da onu zükeceğinden korkuyordu. Kızkardeşi ve karısı Rhea bu doymak bilmez ipneden bir evladını kurtarmayı başardı sonunda. O da Olimposlu tanrıların hakimiyetini getirecek, babasına başına gelmesinden korktuğu evlat kazığını atacak Zeus. Cyclops amcalarını Tartarus hapisanesinden kurtararak desteğini alan Zeus babasını devirip 11 titan amcasıyla Tartarus'a atıyor.
Titanlar sonra Almanya'da ortaya çıkıyor. Ankara'da DATA şirketi distribitörlüğünde Türkiye'ye de yayılıyor. 97 yılında davalık olana kadar 30 bin üyeyi düdükleyerek orgazm zinciri tatmin zinciri kuruyor Kenan Şeranoğlu ve Alman müttefikleri.
Geçenlerde kardeşlerimden biri bana; süper bi iş var lan; deyu böyle bir organizasyon şeması anlattığında kısa pantolonlu yıllarıma denk düşen bu benzer hikayeyi ana hatlarıyla hatırlamamış olmakla birlikte; sittir lan nası iş bu olm, diye beynim refleks gösterdi. Ben de reflekslerimin kaynaklarına dönüp biraz hatıralarımı netleştireyim dedim.
Kenan Şeranoğlu ve 12 yönetici 98 yılında 25 yıl hapse mahkum edildi. 10 yıl sonra serbest bırakıldılar. Yani 2008 yılına tekabül ediyor. Bunu öğrendiğim an dedim titanlar tartarus'tan yine çıktı yine aldık başımıza belayı.
Ha bir de mahkeme kararı belirttiğinde Kenan Şeranoğlu'nun mahkeme heyeti ve kameralara karşı söylediği söz
-Artık kına yakarsınız...
oluşu beni derin derin yarmıştır.
Unakıtan'ın yastıkaltı dövizleri ısrarla nenelerimizden istemesi, TVlerde bas bas bağırması da bu Kenan'la AKP ortaklığı konusunda beni şüphelere sevk etti.
Lan öyle dolar çıkmadı bir de böyle deneyelim denmiş olabilmesi mümkün müdür? Çünki duyduğuma göre geçen sefer giriş için Alman Markı talep eden organizasyon bu sefer Amerikan Doları istiyor. Dolar fiyatları yükselişe geçecek gibi görünüyor.
Yunanlı tanrıça ve tanrılar soy sop bilmediklerinden Uranus annesinden çocuk yaptı. Bu çocuklar 6sı erkek 6sı dişi olmak üzere 12 titan olarak bilinir. Bunları tek gözlü Cyclopeslar ve Yüz-Elli yaratıklar takip etti. Böylesi bir ensest ilişkinin doğurduğu evlatlar farklı düşünülemezdi tabi.Titanların en küçüğü ve en zıpçıktısı olan Cronus düvel-i muazzamayı dize getirip babasını tepeleyip evrenin hakimi oldu. Sonra kızkardeşini düdükledi. Bu ensest ilişkinin nüvelerini tek tek kesip midesine indirdi. Çünkü babasına yaptığı gibi kendi oğlunun da onu zükeceğinden korkuyordu. Kızkardeşi ve karısı Rhea bu doymak bilmez ipneden bir evladını kurtarmayı başardı sonunda. O da Olimposlu tanrıların hakimiyetini getirecek, babasına başına gelmesinden korktuğu evlat kazığını atacak Zeus. Cyclops amcalarını Tartarus hapisanesinden kurtararak desteğini alan Zeus babasını devirip 11 titan amcasıyla Tartarus'a atıyor.
Titanlar sonra Almanya'da ortaya çıkıyor. Ankara'da DATA şirketi distribitörlüğünde Türkiye'ye de yayılıyor. 97 yılında davalık olana kadar 30 bin üyeyi düdükleyerek orgazm zinciri tatmin zinciri kuruyor Kenan Şeranoğlu ve Alman müttefikleri.
Geçenlerde kardeşlerimden biri bana; süper bi iş var lan; deyu böyle bir organizasyon şeması anlattığında kısa pantolonlu yıllarıma denk düşen bu benzer hikayeyi ana hatlarıyla hatırlamamış olmakla birlikte; sittir lan nası iş bu olm, diye beynim refleks gösterdi. Ben de reflekslerimin kaynaklarına dönüp biraz hatıralarımı netleştireyim dedim.Kenan Şeranoğlu ve 12 yönetici 98 yılında 25 yıl hapse mahkum edildi. 10 yıl sonra serbest bırakıldılar. Yani 2008 yılına tekabül ediyor. Bunu öğrendiğim an dedim titanlar tartarus'tan yine çıktı yine aldık başımıza belayı.
Ha bir de mahkeme kararı belirttiğinde Kenan Şeranoğlu'nun mahkeme heyeti ve kameralara karşı söylediği söz
-Artık kına yakarsınız...
oluşu beni derin derin yarmıştır.
Unakıtan'ın yastıkaltı dövizleri ısrarla nenelerimizden istemesi, TVlerde bas bas bağırması da bu Kenan'la AKP ortaklığı konusunda beni şüphelere sevk etti.
Lan öyle dolar çıkmadı bir de böyle deneyelim denmiş olabilmesi mümkün müdür? Çünki duyduğuma göre geçen sefer giriş için Alman Markı talep eden organizasyon bu sefer Amerikan Doları istiyor. Dolar fiyatları yükselişe geçecek gibi görünüyor.
pazar
Bu haftasonu evde oturcam lan, deyip deyip evde terden yatmaktan yorulduğum baş ağrılarında müzdarip olduğum bu pazar günü,
bu uzak banyo kapısı
berhava olmuşluğum...
kitap mı okusam gitar mı çalışsam diye düşünürken bir bakıyorum tv karşısına oturmuş süper kupa maçını bekliyorum. saat 9a kadar hiçbir şey yapmayıp yatış pozisyonları keşfediyorum. başladığım her kitabı son 30 sayfasına kadar okuyup bırakıyorum. karakterimdeki bir eksiklik olduğunu düşünüp, yüreğim burkulup, sönüp kalıyorum.
bu uzak banyo kapısı
berhava olmuşluğum...
kitap mı okusam gitar mı çalışsam diye düşünürken bir bakıyorum tv karşısına oturmuş süper kupa maçını bekliyorum. saat 9a kadar hiçbir şey yapmayıp yatış pozisyonları keşfediyorum. başladığım her kitabı son 30 sayfasına kadar okuyup bırakıyorum. karakterimdeki bir eksiklik olduğunu düşünüp, yüreğim burkulup, sönüp kalıyorum.
31 Temmuz 2009 Cuma
kalenin bedenleri koyverin gidenleri
Şinanay yavrum şina nina nay... bu türkümüzdeki şinanayın kökenini hep merak etmiştirimdir. Edebiyatçımız manilerdeki doldurma gibi anlamsız bişey dediğinde tatmin olmamış ve fakat edebiyatçının sözü daha ileriye götürmek istediğini; bi sikim değil lan o amk hırrik bi laf demek istediğini en Ahmet Çakar benliğimle anlayıp konuyu kapatmıştım sene: henüz-uzmanlara-danışmayı-bırakmadığım-bir-yıl.
O maniler değil mi ki en adam akıllı eşhasın en fazla duş düşleri kurduracak bir malzeme için kendini uğruna yaktığı? gidip de rengarenk sayfalı defterler aldığı, sınıftaki kestiği kız için sırf elin kalem tutmasını bilmeyen amelesine yazdırdığı? Evet evet... ortaokul hatıra defterleri... hatır gönül için ağzının kenarıyla; lan anlasa da sittrolup gitse; dediğin fakat anlayabilecek düzeyde olsa zaten gitmesini istemeyeceğin elemanların piç ettiği kokusu zamanla uçan güzel defterler her yazının sonunda lakayıt, götoş bir dörtlük mani olurdu.*
Bu muydu lan? Türkülerimizin içine işlemiş şinanay bu muydu?
Hayır ve lakin... bunun için iki hadis-i şerifi kaynak göstererek bağlamak istiyorum. 1. bilgi çinde de olsa gidin alın 2. japonyada da olsa gidin alın. 2.si kolpa gelmesin o vurgu içeriyor. Velhasıl, anime severler bilir, Death Note desu noto diye caponların telaffuz ettiği bir anime vardır ki beni bu hususta aydınlatan yapım olur.
Şinanay japonların öldürmek-ölüm anlamına gelen kelimesidir ey cahil-i cühela!
Ya hepimizin ortaokulda japon lakabı taktığımız arkadaşlar? kim bilir Charles Darwin'e ne küfürler ediyorlardır tabii... seleksiyon namına
*Sınıfın taş bebeği erkek hocalar tarafından da pek çok defa güzel yazdığı konusunda şımartılmıştır. Tahtaya sürekli kaldırılmıştır. Oysa gerçeği erkekler bilir. Kimisi o kızın saflığını kimisi malını sever. Ve o kız hatıra defterine güzel yazdığına inanarak ve kasarak iki saate bir şey yazar. O yazanın iki satırı geçmediği gözlerden kaçmaz. Felaketim olur ağlarım.
O maniler değil mi ki en adam akıllı eşhasın en fazla duş düşleri kurduracak bir malzeme için kendini uğruna yaktığı? gidip de rengarenk sayfalı defterler aldığı, sınıftaki kestiği kız için sırf elin kalem tutmasını bilmeyen amelesine yazdırdığı? Evet evet... ortaokul hatıra defterleri... hatır gönül için ağzının kenarıyla; lan anlasa da sittrolup gitse; dediğin fakat anlayabilecek düzeyde olsa zaten gitmesini istemeyeceğin elemanların piç ettiği kokusu zamanla uçan güzel defterler her yazının sonunda lakayıt, götoş bir dörtlük mani olurdu.*
Bu muydu lan? Türkülerimizin içine işlemiş şinanay bu muydu?
Hayır ve lakin... bunun için iki hadis-i şerifi kaynak göstererek bağlamak istiyorum. 1. bilgi çinde de olsa gidin alın 2. japonyada da olsa gidin alın. 2.si kolpa gelmesin o vurgu içeriyor. Velhasıl, anime severler bilir, Death Note desu noto diye caponların telaffuz ettiği bir anime vardır ki beni bu hususta aydınlatan yapım olur.
Şinanay japonların öldürmek-ölüm anlamına gelen kelimesidir ey cahil-i cühela!
Ya hepimizin ortaokulda japon lakabı taktığımız arkadaşlar? kim bilir Charles Darwin'e ne küfürler ediyorlardır tabii... seleksiyon namına
*Sınıfın taş bebeği erkek hocalar tarafından da pek çok defa güzel yazdığı konusunda şımartılmıştır. Tahtaya sürekli kaldırılmıştır. Oysa gerçeği erkekler bilir. Kimisi o kızın saflığını kimisi malını sever. Ve o kız hatıra defterine güzel yazdığına inanarak ve kasarak iki saate bir şey yazar. O yazanın iki satırı geçmediği gözlerden kaçmaz. Felaketim olur ağlarım.
26 Temmuz 2009 Pazar
dere akıyor dere/o da nafile yere
Başka bir varoluş şekli artık. Önüne gelen hiçbir şeyin seni şaşırtmaması hali. Eşyanın tabiatına ermek diyorum ben buna. Bin-yaşarım-bana-yılan-dokunmaz şekl-i şemali. Canımı sıkan şeyler yok değil yine de.
Misal, iş dünyasının o pek çok terleyen ve bir o kadar da hırslı insancıkları. Yüzlerinde altına yattıkları stresin tikleri çarpık çurpuk oynuyor. Mantar formlarında yaşıyor bu delikanlılar. Ve inanın dostlar, herkes her şeyi biliyor. Akıl sormadan akıl veren selam verdin mi götündeki motor su kaynatmak bilmeyen -bu sıcakta bi de- bir sürü mal dolu iş dünyası.
Hani o aqduğum kolalı beyaz gömlekli, espirili, dünya görüşü olan, eğlenceyi ve ciddiyeti umumiyetle koruyan iş arkadaşları? Nerdesiniz ulan? Buraya ait olmamam gerekirdi. Ben ağzımı bozmak istemezdim, en çetrefil küfürleri telaffuz eder oldum. Kallavi küfürler ettim hiçbir akrabanın hatrını bırakmadan.
Şimdi kıskandım koçiyi... lan elde var malzeme yazamıyorum kafamı bozuyor iş güç.
Misal, iş dünyasının o pek çok terleyen ve bir o kadar da hırslı insancıkları. Yüzlerinde altına yattıkları stresin tikleri çarpık çurpuk oynuyor. Mantar formlarında yaşıyor bu delikanlılar. Ve inanın dostlar, herkes her şeyi biliyor. Akıl sormadan akıl veren selam verdin mi götündeki motor su kaynatmak bilmeyen -bu sıcakta bi de- bir sürü mal dolu iş dünyası.
Hani o aqduğum kolalı beyaz gömlekli, espirili, dünya görüşü olan, eğlenceyi ve ciddiyeti umumiyetle koruyan iş arkadaşları? Nerdesiniz ulan? Buraya ait olmamam gerekirdi. Ben ağzımı bozmak istemezdim, en çetrefil küfürleri telaffuz eder oldum. Kallavi küfürler ettim hiçbir akrabanın hatrını bırakmadan.
Şimdi kıskandım koçiyi... lan elde var malzeme yazamıyorum kafamı bozuyor iş güç.
20 Temmuz 2009 Pazartesi
ben belma sebil'i bulurum.
yanımda bir adam düşüyor. kan revan dostlar sarı naylon bir polis şeridi. sapsarı iltahaplı bir kalabalık birikiyor. sıkıp patlatmak istiyorum kim bilir belki rahatlarım. 20 temmuz iki bin dokuz. bir almanı bir domuz 1 milyona doğruyor. gözümün önünde kamelya... iltahaplı ağrıyan bir başım.
kederlere gark oluyorum. 20 temmuz iki bin dokuz...
nasıl desem bilmem ki tarlabaşı istiklal neden böyle popüler bir yer. pislik bir yer esasen. o genç dört başı mağrur liseli kahkalarımızın dolaştığı taksim işte böyle bir yer.
bu olayların dehşeti, lan bi gün de benim başıma gelecek, fikriyatı mı? Ölmek kimi zaman rezilce korkuludur, demiş şair.
kederlere gark oluyorum. 20 temmuz iki bin dokuz...
nasıl desem bilmem ki tarlabaşı istiklal neden böyle popüler bir yer. pislik bir yer esasen. o genç dört başı mağrur liseli kahkalarımızın dolaştığı taksim işte böyle bir yer.
bu olayların dehşeti, lan bi gün de benim başıma gelecek, fikriyatı mı? Ölmek kimi zaman rezilce korkuludur, demiş şair.
19 Temmuz 2009 Pazar
aynı ben
Kimsiniz lan nerelerde takılıyorsunuz? Ne vakit eski bir arkadaşım görse, ne vakit bir arkadaş eskitsem ilk muhabbeti; "...da bi arkadaş var aynı sen var ya, süper bi çocuk" (:p) oluyor. Aynı Ben olan vatandaşlara ait rivayetler duymak başta heyecan verici geliyor olabilir, tam hatırlamıyorum eski duygularımı. Kızgınlıklarım, etrafı ateşe vermişliklerim, 3 gün 3 gece susmuşluklarım, ağladığım, isterik kahkahalar attığım da olmuştur.
Sinirlerim bozulmuş besbelli... Ben de arıyorum "aynı ben".
ayrıca gereksiz bir muhabbet "aynı sen :)" muhabbeti. Acaba herkes hayatındaki herkesin yerini başkasıyla mı doldurmaya çalışıyor; yoksa benim eskilerim benim yerimi çarçabuk doldurabiliyor mu? Yeni tanıştığım insanların bile etrafında "aynı ben"ler duyuyorum. Blogda yazıyorum... beni de size benzetiyorlarsa 2009 Ekim'inden önce irtibata geçelim.
Sinirlerim bozulmuş besbelli... Ben de arıyorum "aynı ben".
ayrıca gereksiz bir muhabbet "aynı sen :)" muhabbeti. Acaba herkes hayatındaki herkesin yerini başkasıyla mı doldurmaya çalışıyor; yoksa benim eskilerim benim yerimi çarçabuk doldurabiliyor mu? Yeni tanıştığım insanların bile etrafında "aynı ben"ler duyuyorum. Blogda yazıyorum... beni de size benzetiyorlarsa 2009 Ekim'inden önce irtibata geçelim.
Bu bizim berhava olmuşluğumuz...
Bu özet kullanılabilir değil. Yayını görüntülemek için lütfen
burayı tıklayın.
13 Temmuz 2009 Pazartesi
Bodrum bodrum
Bu kez mesai bitiminde soğuk biram ve ben Sabiha Gökçen'in barında oturuyorduk. Karşımda uzun bacaklı bar taburesine hakeza oturmuş patronum duruyordu. Tanrının torpil geçtiği bir insandı kendisi. Havalimanında bir 50lik kaç paraymış lan!
uçakta bir sandviç? nerede o doğu karadeniz seferlerinde otobüsü samsundan sonra basan ekmek arası köfte esansı. nerde o karalahana pişirilen otobüs seferleri. Yaz koçum; ekonominin başına bu doğu karadeniz'den bilet alan bi annemizi getirilmesine..krizlerin bahusus-u teğet atlatılmasına karar verilmiştir. bre hey! hey!
Fakat İzmir Air uçağıyla bir Pegasus seferinde dizlerim öndeki yolcunun böbreklerine batar vaziyette giderken bu imkanlardan mahrumdum.
Fakat İzmir Air uçağıyla bir Pegasus seferinde dizlerim öndeki yolcunun böbreklerine batar vaziyette giderken bu imkanlardan mahrumdum.
Serpilotumuz Derya Günaçan müthiş keyifli bi insan izlenimi uyandırdı. İlk uçak seferimde bu aykırı pilotu ve yalnızca onun seferlerinde olduğu şekliyle tam vaktiyle kalkabilen nadide uçağı isabet ettirmiş olmam... en basitinden ballı olduğuma işaret eder.
Gugıl örthten aşinalığım olduğu üzre 1 km yükseklikten istanbulu gözlemek güzeldi.
Yolculukla ilgili bu kadar kısım kesim yeter.
Bodrum nasıl bir memleket? Çirkin kız yoktur lafını Bodrumlu aşık İdrissos söylemiş olsa gerektir. Mütevazi konutlarının yanısıra aşmış barları da bünyesine katmış bu beldemiz mökemmel. burdan bütün bodrumlulara ve bodruma gidenlere sevgilerimi sunuyorum.
Sahteniz bre solarium bronzları... bronzlaşmak dedin mi alnının teriyle şezlongta bronzlaşacaksın!
5 Temmuz 2009 Pazar
Haftasonu dediğin..
Dün Nayah diye bir mekandaydım. Koçarim saolsun o götürdü bizi. Reggea çalıyordu sahnede örgülü uzun saçlarıyla nigga bi kardeşimiz bım çık bım çık sabit ritmine sözler uyduruyordu. Sahneyi raga dansıyla dolduruyordu. Şimdi düşünüyordum da dövmesi var mıydı? Dövmesi olsa da görünür müydü? Bunlar gecenin karanlık noktaları... Büyüleyici ritmler eşliğinde hayata dönüşümü yudumladım. mesaiyle geçen haftayı yaz gecesinde soğuk birayla silmek *rocks*. Winston Lighttır koçaridir candır.
Saatler öncesinde latin dersindeydim. Salsa Rumba Çaça Baçata filandı derken bütün basicleri kaptığım gibi dansa başladım. Koçari yine sağolsun c.tesiye damgasını vurdu. Çiçeği burnunda bir latinci olarak ilk profesyonel latin gecemi kaçırdım. Ve fekat beni bekleyen şeyler için sabredebilirim. İsteklilere keyfime göre uygun kampanyalar ayarlayabilirim latin dersleri için.
Gel gelelim pazara... Pazar günü bana Prenses Karamela eşlik etti Büyük Ada'ya gittik. Kızgın güneşin altında o adanın yokuşlarının dikliğini test ettik. Alnımda bir fıskiyeyle dolaştım bütün gün. En sonunda bisiklet kiraladık. Koçari bilir, bisiklet konusundaki tecrübemi. Bugün bunu epey bir ileriye götürdüm. Burdan düşünenlere uyarım, Büyük Ada'da o kadar faytonun olduğu yerde bisiklet kullanmak pek de eğlenceli değil. Muhtemelen rüyama girecek. Bisikletle yaz günü gezmenin zorluğu kaşınmak. Yanağımı omzumla kaşırken direksiyonu faytonun önüne kırdım. Direksiyonu hafifçe ters yana çevirerek nefesimi tuttum. 9 aylık oynayıp anneyi pandikleyen çocuğa baktım bi an... arada bir at nefesi nal tıkırtısı tıpırrss şeklinde at kişnemesi sesleri rüyama uğruyordu. Kızlarla ebelemeç oynayan ilkokul çocuğuna baktım. At başını yanlayıp beni dikizliyordu. Hatun kişileri orda burda ebeleyen ortaokul çocuğu da oradaydı ki... Hayatımın ileride paylaşacağım pek çok anını tekrar yaşadıktan sonra "napıyon lan manyağğh" diyen faytoncunun sesiyle bugüne döndüm. Time traveller...
Bokunu çıkarttım bu anın... tasvir uzadı filan. Üslubu ciddileştirirsek.
Yeniden yaşamaya başladım. İlk motto:
Dünyanı önce sen yarat.
O değil de... İyi miyiz? Cheers
Yolcu
Tesadüfi mısraların şairiyim
fallarıma bakmıyor çingeneler
Kırmızı bir alsancak iskelesindeyim
hava bozuyor...
Gecenin koynundaki vapur benim
İlk uçakla gitmek istedim kaç sefer
Gizemli bir vuslatın arefesindeyim
yollar uzuyor...
3 Temmuz 2009 Cuma
cuma mübarek gün
Haftanın sonunun gelmesinin gazıyla memur gazını aldım saat 1.52yi gösteriyor ben saate bakıyorum. İkinci öğretim adamın bu saatlerde uykusunun gelmesi gurur meselesidir.-muhtemelen bütün dünya televizyonlarında ve perdelerinde de hiç oynamamış- TVde ilk kez gösterilen korkunç düblajlı korku filmlerinin suları... 4-6 a.m. saatleri i.ö.ye tahsis edilmiştir.
velhasıl bu saatte uyanık kalabilmemi sağlayan şeye gelirsek. bodrumdaydım 2 sene sonra denize girdim. ilhan mansız da futbola geri dönüyormuş fakat 1860 münichte yani 2.ligde hazırlanıyor. bense denizlerin şahı akdenize antrenmansız çıkmıştım.
üzerinize afiyet çatanak diye güneşi yedim. derim kırmızıdan mora sonra kahverengiye döndü. neyleyim dostlar haftasonu için gitmiştim. emperyal otelinde 2 gün kaldım fazlasına param yetmiyordu. gözlerin gözlerimden gitmiyordu.
şimdi tam 1 hafta sonra derimi soyup soyup karşılaştırıyorum. yıllar öncesinin rekoru erikli yanığı yadigarı 10 cm e 6cm ebatlarındaki soyuk çerçeveli asılı odamda. şirkette de bütün gün elimi tişört yakamdan içeri atıp ucu kalkık derileri jırrt diye soydum durdum. çalışma arkadaşlarım uyuz oldular uyuz olduğumu düşündüler.
ilhan mansız'ın futbola dönmesi flaş haberdir ha! öyle arada atlamayalım. yüzündeki gülümseme gökhan özen'inkiyle özdeş.. orantısız ve sabit bi gülümseme yavşak bi surat ifadesi. EMO tarzına yakın bi saç stili. O sevdiğim bi KARA KARTAL'dı. En azından Gökhan Özen'in bile ``bize aşk lazım´´ şarkısını dilimden düşürememişliğim olmuştu.
bence yeterli.
bi daaki yazı bodrum yolculuğu (aydın otoyolu sürat 250km/h with Shark, MT)
2 Temmuz 2009 Perşembe
yeniden başlamak
akşam olmasın bozuluyorum diyor şair,
bana da sabahlar dokunuyor. sabah çayının demi pas gibi dilimi bozuyor. ustura gibi kesiyor mahmuriyetimi, mahremiyetimi vesaire...
fotoğraflarda yitik yüzler görmekten yoruldum.
bana da sabahlar dokunuyor. sabah çayının demi pas gibi dilimi bozuyor. ustura gibi kesiyor mahmuriyetimi, mahremiyetimi vesaire...
fotoğraflarda yitik yüzler görmekten yoruldum.
24 Haziran 2009 Çarşamba
bir acayip hal
aylardır yazdıklarımı bir çırpıda sildim. tarihin beni tanımadığı yerdeyim. sevenlerim beni bulsun
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)