seyretmeyi de yasakladılar üstelik...
26 Kasım 2009 Perşembe
24 Kasım 2009 Salı
Nostalgie
İstanbul'a geldim 1.5 ay geçti öyle böyle. Königplatz çimlerinde gözlerimi yukarı dikip, ortamda gizemli ve yabancı tavırlar sergilerken dahi gözümde tüten galata manzarası, dostlarım, odam; gelişimle birlikte beni tavırlardan tavırlara gark etti.
evvela odamdan masamın, bilgisayarımın ve komodinin derhal yok edilmiş olduğunu esefle gözlemledim. Yavrulu bazanın da artık bana kalan kısmı, cirlop ve üstteki kısmı değildi. Alttan yavrulattığım yatağımda önce yer seviyemi, sonra yatak konforunu yadırgadım. Yadırgı diye isim olsaydı herhalde bu olurdu. Adeta yerim boşalmış, yeller esmekteydi.
Duygulandım da lan ama, hangi cehennemdeydim? diye düşündüm en Holywood tavırlarımla; Münih'in övmem gereken sokaklarını, medeniyet düzeyini hasır altı ederek, güzel insanlarını ve stressiz mütebessim suratlarına yüzümü dönerek... Beni esaret altına alan İstanbul'u kuş bakışı gördüğüm o uçağın süzüldüğü safhalarda nostaljik bir vuslat sahnesinin boğucu dramatizmiydi. Akıl oyunlarındaki Profesör Nash' in aklını alacak karmaşıklıkta süregiden bir şehir hayatı vardır bu metropolde, avrupalılar anlamaz. butik şehirlerinin düzenliliği yoktur. O Prof. Nash'in İstanbul'da güvercinlerin hareketlerini izlemeyi bırak, cama yazı yazacak bile götü olmazdı. Bu bahs-i diğer.
Velhasıl gelişim ve ilk öpüşmeden sonra bir Platonik edayla, kavramları, idealar dünyasından geri çağırışım hatırlayışımı müteakip İstanbul'un boğucu sıkıcı, ortamların iç çeken hali tekrar bana malum oldu. Salıya kadar doyamam yine de... sana taptık ulan unuttun mu sana taptık!
Vuslat
Münih'ten ayağımın tozuyla Adnan Menderes Havaalanına indim. Sun Express dediğin firma neymiş arkadaş? hakkını yemişiz, uyur uykumdan bir hostes şefkatiyle beni uyandırıp, beyefendi yastık vereyim rahat edersiniz, naifliğiyle başımın altına yastık koymasına ne demeli. Müşteri memnuniyetinden çıkıp mes'ele bir anda müşteri götü kalkıklığına dönüyor affedersiniz. Hele önüme beleşten gelen mozerella peynirli makarna, salata ve içecekten mürekkep menüye ne demeli?
Mevzuya dönersek; muamele ve İzmir ADB havaalanının modernliği, ferahlığı karşısında hayranlık duydum. Münih havaalanından eksiği yoktu belki fakat fazlasını bulabilirdiniz. Bir tek kapasitesi daha düşük olabilir.
Neyse, denizimi, sohbetimi, rakımı özledim. Bir başka vallahi bu İstanbul, İzmir, Bostanlı, Beşiktaş, Sarıyer...
Neyse, denizimi, sohbetimi, rakımı özledim. Bir başka vallahi bu İstanbul, İzmir, Bostanlı, Beşiktaş, Sarıyer...
6 Kasım 2009 Cuma
GDOlar ve EMOlar
Türkiye'yi bıraktım bırakalı saçma sapan gündemlerle çalkalanıyor ülke. Domuzu ihraç eden memleketteyim burda kıyamet kopmadı, Türkiye'de yine bir Kasımpaşa Perşembe pazarı karmaşası hakim. Başbakan bir düzgün dur sayın başbakan! Hayır kafana eseni söylüyorsun dört köşeli kafanın her köşesinde ayrı bir fikir aydınlanıyor, saygılar! Fakat bir gün olsun gördün mü, beyaz önlüklü Profesör Herkimse kalkıp da, ben başbakanı sallamıyorum haloğlu! desin?
Yok böyle bir şey... siyaseten seçilen ve atanan tartışmasında kefe seçilenden yana ne kadar ağır basarsa, bilim konusunda da okulunu okuyan o kadar.
Hadi zaten meşum Başbakanı aldırmayalım. Gündeme bir de GDO'lar oturdu, GDO karşıtı hareket facebooka sıçradı! Facebook milli şuurun kürsüsü olmaya oynuyor zaten. Benim anlamadığım, genetik mühendisliği var, kimse kalkıp da elektrifikasyonun önüne geçemedi, yok arkadaş elektriğe karşıyım diyemedi. Haa nükleer karşıtlığı aynı manteliteyle yapılıyor. Nükleer mühendisliği diye bir şey var arkadaş! Geçemen önüne... argümanların başka olsun.
Bir şeyin mühendisliği olduysa artık geçmiş olsun... göt korkusu adamı olsa olsa altına sıçtırır, ama mühendisliği bilmek gerekir, fayda var. GDO'ların önüne dikilip ah vah edip EMO tarzına bürünmeye ne gerek var. EMO laştı memleket, ha bereket ha bereket...
4 Kasım 2009 Çarşamba
sokaktaki adam
ne istediğini bilmeyen fakat ne istemediğini bilen bir adam...
şeklinde girişi vardır bu ilk-romanın. istemediğim şey; samimiyetsiz ve sıradan olmamak. temelde bu iki şey her şeyi çözüyor.
ne istediğimeyse karar veremiyorum. bir sabah münih'te örümcek olarak uyanıyorum, diğer bir gün ilkokul çocuğu bedenimde büyük amcamın yanında. her yanımdan kopabiliyor olsam da her münasip koşula rağmen bir kişiden kopamadığımı, aklımın köşesinden çıkmayacağını hissediyorum. hep büyüyemediğimi, değişemediğimi düşünüp eksildim kendime.
benim bütün hayatımı özetleyen ilişki sigarayla olan ilişkimle özetlenebilir. Çok canım çekiyor bir tane otlanıyorum, sonra otlanmak için hep ikinci olması gerekliliğinden uzaklaşıp paket alıyorum; bu sefer de canım çekmiyor. Tadı çıkmıyor. Hevesim olsa param olmuyor, param olsa hevesim.
Şimdi geldim... ha eğlence mi? evet deli gibi eğlence odaklı bir programın içindeyim. Alıp başımı gitmek, dokunulmazlık haklarımla mağrur yaşamak istiyorum.
Gönül almayı gönül yapmayı becerebiliyorum az buçuk diyelim. Fakat gönlümü kaptırmayı, gönlümü yaptırmayı niye beceremiyorum bir türlü? Hayat bu değil iki gözüm. Git gide boşalan cümleler ve fikir kalıplarımla hayatın ne olmadığına kani olarak polumer kapakçığımla övünüyorum.
Hastalık sahibi olmak, hem de çilesiz fakat esaslı, güzel bir şeymiş. Hep o Dostoyevski'nin Hipotep mi ne... Karamazov Kardeşler romanındaki veremli karakter yüzünden belki. Can sıkıntısı peşimi bırakmıyor.
Kuşkularım olmasa seni ne çok severdim! Seni yine öyle çok seviyorum. Sen bana kızıyorsun, ben seni çok kızdırıyorum, biliyorum. Kızdırıyorum tabii hem de bilerek. Sonra kızmana kızacağımı da bilerek. Çünkü ben baştan kırılmış oluyorum bir kere.
kafası bozulup kendini sokağa atıp cigara tüttüren adam olamadım. Münih havaları soğuktu titredim. Studentenstadt bloklarının ortasında deli rüzgarlar esiyor. döndüm telefonum çaldı, arayan kimseydi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)