30 Aralık 2009 Çarşamba

kırmızı toyota

hiç unutmam bir gün dayım bizi lunaparka götürüyordu. ben nedense hepsinden sonra hazırdım, kapının önünde bir türlü bağlamayı beceremediğim ayakkapı bağcıklarını annem bağlıyordu. işlem bitip de başımı kaldırdığımda kırmızı toyotanın gittiğini görmüştüm...

işte bu bilinçaltıma işleyen bir andır

27 Aralık 2009 Pazar

İçlenme metaforu

NBA'in de tadı tuzu yok arkadaş. Bakıyorsun yeni yıldızlara, daha imajı oturmamış kolej bebeleri. Nedir efendim, bir Iverson egzantrikliği yok, bir Garnett bakış kataloğu sunmak bir yana Shaq gibi adam zaten gelmez.

Hey gidi hey... Jordan Pippen Sabonis benim neslime denk gelmemiş olsa bile onların hali tavrını da bilirim ki insan daha bir burkuluyor.

En son işte bir 2003 draftı, o yıllar. Doğuda bir Bad Boys imajı, bir Pistons oyun karakteri, Batı'da Spurs'ün makine gibi işleyen basketbolu... Showtime Lakers'ın Highlight versiyonu 90 sonları Kobe-Shaq ikilisinin etrafını sarmış görev adamlarıyla sarı bir fırtına. Son olarak Malone Payton gibi efsaneleri de bünyesine katıp doğunun kötü çocukları karşısına çıktıklarında bir çağın sonuna gelinmemiş miydi? Hepimiz iliklerimize kadar hissetmiştik. Batıdaki mücadelenin Spurs, Kings, Lakers, Mavericks arasında geçen çekişmeli serileri karşısında doğu unutulmuş kalmıştı ki; burası önemlidir; kendi çocuklarından, kendi ekolüyle rekabete Pistons'la dahil oldu ansızın.

Sonra 2003 draftı -ki NBA'in en müthiş 3 draftından biri olarak görülür- bütün yıldız tozlarını Doğuya serpiştirdi de bu hızla Doğu Batı mücadelesi tekrar başladı. Bu esnada Batıda Kings dağıldı gitti, Lakers'ta çağın sonu dedirten Shaq-Kobe ve üçgen hücum sisteminin çözülüşü... bir anda Batı kendini yıkım içinde buldu. Bu yıkımdan Mavericks bir kez final çıkartabildi. Şimdi Lakers geri döndü. Doğuda Pacers da Reggie Miller'ın gidişiyle bir dönemi kapatmıştı, Nets dedin mi ne uzar ne kısalır bir şekilde devam ediyordu. Cavs, Heat, Pistons rüzgarı arkasına alıp doğunun zirvesi için mücadele eder oldular. Buradan Pistons ve Heat şampiyonluk çıkarmasını becerdi. Sonra tekrar bir çözülüş Pistons'ın dağılışı... Mavs-Heat finali belki de NBA'in en kaotik finaliydi. Hanedanlıklar gitmiş, ekoller dağılmış bir durumda iki final bakiri takım şampiyonluk için savaştı. Yine de çok etkileyici bir final serisi olmuştu bana göre.

En son NBA endüstrisi Boston'un efsanevi atılımıyla ve Lakers'ın batıda toparlanmasıyla tarihi köklerine döndü. Keltlerle Lakerların mücadelesi NBA'in en ezeli ve en bol reytingli malzemesiydi. Boston bir şampiyonluğu kazandı bile! Pierce, Payton, Garnett, Allen ve diğerleri şampiyonluk yüzüğünü hak edip de alamamış dört veteran -ki Payton ilkini Heatte almıştı bu açıdan istisna- muradına ererken herkes dahil ben de tatmin olmuştum.

Sonra bıraktım... sonra ne çok şey olmuş diye baktım ki, evet... Heat şampiyonluğunun hemen arkasından silindi gitti, iddiasını yitirdi.

Bir Hornets vardı Chris Paul? 1 numaraların yeni temsilcisi olacaktı. Nash, Kidd yaşlanıp gitti. Paul'un da çıkışı uzun soluklu olmadı. Şimdi taçsız kral James var. O da endüstrinin en çok yatırım yaptığı marka. Tutmadım bir türlü ve lakin.

Yaşlandık...

23 Aralık 2009 Çarşamba

İki öneri

Birkaç gündür belgeseller filmler izliyorum. Etkinlik dolu bir haftasonu, fazla mesai ve uykusuzluk sonrası odamda çatır çutur film izleme etkinliğinin rehabilite yeteneğine saldım kendimi.
Bu arada talih de yanımdaydı ve çarpıcı, mükemmel yapımlar izledim. Bunlardan ilki;

Zeitgeist: The Movie:

Evet pek çoğumuz politik gerçeklerden, dünyanın gidişatı hakkında kelamlardan sıkılır ilginç bulmayız. Yaa yaa... ve pek çoğu da sıkıcıdır hakkını vermek gerekir. Apolitikliğin her ne kadar saygı duyulacak bir yanı olmasa da politik kirliliğin de yerilmesi gerek. Uzun lafın kısası; hem politik gerçekliğin hem semavi dinler üzerine kelam ederken çarpıcı, gerçekçi ve dobra olup da büyük ve kaliteli bir prodüksiyonu arkasına almayı becerebilen çok yapım yok. Zeitgeist dinlerin şifresini ve dünya siyasetinin gölge aktörlerini çatır çatır gözler önüne savarken tatmin edici delillerle insanı uyuşuk hipnozundan çekip çıkarıyor. Kesinlikle zaman ayırın! Ve bir daha isterseniz siyasaya ve dine el sürmeyin!

İkincisi;

Mary and Max:

Stop-motion tekniği zahmetlidir, zordur. Benim diyeni dize getirir, göt eder. Belki bu yüzden stop-motion filmlerin fiziksel zahmeti pek çok yapımda senaryonun cılız kalmasına sebep oluyor. Oysa ikisini birarada bulduğunuzda sanat eseri, şaheser ortaya çıkıyor.

Şimdi Türk sineması da yakın tarih kesitlerini konu ediniyor. Ne mutlu edici bir gelişme gerçekten. Fakat zaten hayatın içindeki dramı dramatize etmekle bence olayın içine sıçıp sunileştiriyorlar. Üstelik yakın tarihin kendi dramını da zedeliyorlar. İzleyici dramın dramatizasyonunu yapay bulup duygulardan uzaklaşıyor. Dünya sinemasından bir örnekse; holacoust teması öyle çok işlenmiş ve dramatize edilmiştir ki beni bu içerikten soğutmayı becermiştir.

Yani hayatın gerçeğine dokunmadan, bir Emile Zola disipliniyle misal, edebiyattaki realizm ya da natüralizm akımlarında olduğu gibi, olduğu gibi aktarmak yaratıcının tahayyül edebileceği duygulanımdan çok daha zengin bir etki yaratır. Mary and Max sıradışı bir hikayeye sahip, farklı ve işlenmemiş. Tüm gerçeklik göze sokulmadan, karakterlerin arka planında, geniş planlarda bize malum oluyor. Şimdi biri çıkıp modern hayat ve şehirlerde bireyin yalnızlığını anlatsa sıkılacak olmamıza rağmen böyle olunca tatava olarak algılamıyoruz. İyi de oluyor.

Sonuçta Çağan Irmak'ın tek bir filminde ağlamamama rağmen kalkıp Mary and Max filminin sonunda ağlayabiliyorum. İzleyin!

10 Aralık 2009 Perşembe